Connect with us

İnceleme

Dönüşmeden Önce Ne Güzeldik, Hatırlıyor Musunuz?

Yayınlanma

Tarih:

1480822_10152620303270999_397282127_o

 

Yaşamımızın her alanına yapılan müdahalelere, baskılara her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Gülmemizden tutunda dövmemize kadar her şeyimiz büyük sıkıntı.

Gönlümüzün sevdiğini değil, ulu büyüklerimizin istediğini sevmeye, onlar nasıl isterse öyle yaşamaya yönlendiriliyoruz. Güzel uyutuluyor, çabuk unutuyoruz. Uzun zamandır durum maalesef böyle.

Yine de çok şükür ki yaşadığımız tüm olumsuzluklara rağmen bu ülkede hala sinemadan tiyatroya, müzikten edebiyata birçok alanda inatla üretmeye, sözünü sanatla söylemeye devam eden, uykusu delik sanatçılarımız var.

Onların uykusuzlukları devam ettiği sürece inanıyorum ki bir gün üzerimize sinen tüm bu ölü topraklarkaybolacak. Hep birlikte gözlerimiz açık, renkli düşler göreceğiz.En azından ben öyle olacağını umuyorum. Çünkü bu kabuslarla dolu uyku halini bozacak tek güç sanat.

İşte İkincikat’ın sezon kapatmayarak yaz boyunca temaları seyirciler tarafından belirlenen #Yarının Oyunları başlığı altında sahnelediği dört oyundan birincisi olan Cambazın Cenazesi ‘ de bu uyku halini bozanlardan.

Yönetmenliğini Berfin Zenderlioğlu’nun yaptığı, Firuze Engin’in “dönüşüm” temasından yola çıkarak yazdığı Cambazın Cenazesi, aniden ölen bir dede, dedeleri için üzülen ve vasiyetini yerine getirmek için uğraşan iki torun ile başlayan, devamında akrabaların, komşuların dahil olduğu küçük bir kasabada geçen kızlı erkekli 22 karakterden oluşan keyifli bir dönüşüm hikayesi.

Sahi dönüşmeden önce ne güzeldik hatırlıyor musunuz, ben hep özlediğim için olsa gerek hiç unutmuyorum.

Siz ne düşünürsünüz bilmem ama kalbimizde anısı olan sokaklarımızı, evlerimizi, parklarımızı  kaybetmemizin “dönüşüm” ile bir alakası olmalıJ

Semtimizin ortasına dikilen o upuzun direğe, renkli ışıklarıyla manasızca yanıp sönen saçma havuza ne zaman baksam gördüğüm tek şey anlam katılmaya çalışılan ama anlamsızlığını gizleyemeyen kocaman bir düzlük.

Halbuki o düzlük bir zamanlar  etrafı daimi halk pazarı ile çevrili, rengarenk salıncaklarında sallanan şen kahkahalı çocuklarıyla, ağaçlarının gölgesinde  dinlenen teyzeleriyle, amcalarıyla oldukça anlamlı bir parktı.

Elbette sadece bizim semtin parkı değil dönüşen.

Yenisini yapacağız diye yıkılan evler ve yerlerine “kentsel dönüşüm” hediye paketi içinde bir lütuf gibi sunulan evlerde bu dönüşümün bir parçası.

Şehirdeki kalabalık arttıkça şehrin uzak, sözüm ona sessiz sakin ama çok güvenli yeni sitelerine taşınıp çoğalan yalnızlıklarımızı, kalabalık betonlarla azaltmaya çalışan insanlarız artık. “Mahalle” kavramının ne kendisi ne de dizisi kaldı neredeyse.

Toplu taşıma dediğimiz şey toplu katliamdan başka bir şey değil. Özellikle metrobüs denilen (ki ben kendisine çilebüs diyorum) toplu taşıma canavarının ebedi köleleri haline gelmiş durumdayız.

Bir yanda alışveriş merkezi yapılacak diye yıkılan tiyatro sahneleri, bir yanda alışveriş merkezi içinde sinema salonlarından bozma tiyatro salonları.

Yeter ki sahne olsun elbette olsunama eskiden yeniye dönüştürülen her şey bana kalırsa o eskinin içimize dokunan ruhunu, büyüsünü kaybettiriyor.

Örneğin Ses Tiyatrosu’nda seyrettiğiniz oyunla Cevahir Sahnesi’nde (oyun ne kadar iyi olsa da) seyrettiğiniz oyunun keyfi aynı olmuyor. Aynı şekilde Beyoğlu Sineması’nda film seyretmek ile Demirören’de film seyretmek de aynı şey değil.

Tabi ki bunun yanında BO Sahne, Moda Sahnesi gibi kendine özgü tasarımlarıyla sanatseverlere nefes aldıran yeni sahnelerde yok değil.

İşte Cambazın Cenazesi’niseyrettikten sonra içim bu düşüncelerle doldu. Zaten hep söylerim izlediğimiz, seyrettiğimiz, dinlediğimiz bir şeyi beğeniyorsak bunun sebebi   muhakkakiçimizde bir yerlere dokunduğu içindir. Ya geçmişi düşünür hüzünlenir, ya da geleceği hayal eder, umut tazeleriz.

Bu arada 22 karakter deyince aklınıza hemen  kalabalık bir kadro gelmesin. Oyundaki tüm karakterler Tolga İskit ve İbrahim Halaçoğlu tarafından canlandırılıyor. Canlandırmaktan da öte aslında, adeta yaşatılıyor.

Özellikle Tolga İskit’in canlandırdığı Marika Abla benim favorim.

Trakya şivesinden tutunda Rum ağzına kadar uzanan, taklit ve doğaçlamalarla zenginleşen karakter geçişleri oyunu hiç sıkılmadan keyifle seyretmenizdeki bir başka önemli unsur.

10703436_10152620560555999_187000109_o

Yarının Oyunları projesi kapsamında sahnelenen diğer oyunlara gelince; Sahneleniş sırasıyla Poz, Let ve şu sıralar son gösterimlerini tamamlamak üzere olan Ruveyda. Her oyunun sadece 10 temsil olarak sahneleneceği  duyurulmuş olsa da içimden bir his oyunları özellikle de Cambazın Cenazesi’ni yeni sezonda da alkışlamaya devam edeceğimizi söylüyor.

1477449_10152620556515999_366959076_nAyrıca gösterimlerini kaçırdığınız, seyredemediğiniz oyunlar içinde hiç üzülmenize gerek yok. Çünkü dört oyununda Eylül ayı içinde birer gösterimi daha olacak. Ayrıntılı program bilgisi için www.ikincikat.org adresini takip edebilirsiniz.

Yeni sezonda alkışlanmadık oyun bırakmamanız dileğiyle…

Bir Tiyatro Delisi’nden Sevgilerle!

NOT: Fotoğraflar için İkincikat’a teşekkür ederiz.

Burcu Karakaya

Kuledibi Dergi'ye edebiyat, sinema, müzik, tiyatro ve fotoğraf başlıkları altında yazılarınızı gönderebilirsiniz. Bize ulaştırdığınız yazılar editör ekibinin değerlendirmesi sonucunda kuledibi.org sitesinde yayınlanır, aksi ihtimalde yazar bilgilendirilir. Mail: iletisim@kuledibi.org

Okumaya Devam Et
Yorumlara Göz At

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Edebiyat

Bir Sanat Fedaisi: Afife Jale

Yayınlanma

Tarih:

Bir tamburi sesi yahut bir ud taksiminin en keskin notalarının arasından dökülür Afife Jale’nin hayat mücadelesi. Sahnenin tozunu yutup da bir türlü istediği gibi o sahnenin havasını soluyamayan, alkışları yeteri kadar duyamayan, tiyatronun devrimci kadınıdır Afife Jale…

1902’de İstanbul’da doğan Afife Jale, 16 yaşında Dârülbedâyi’ye yazılmaya karar verir. Dönemin konservatuvarı olarak kurulan Dârülbedâyi, Cumhuriyet’in ilanından sonra Şehir Tiyatrosu ismini alır. Afife Jale’nin bu kararına karşı çıkan babası onu fahişelikle suçlayıp evlatlıktan reddeder. Tiyatro aşkı ağır basan, sahneye çıkamayacağını bile bile bu kararı alan Afife, ailesinin sırt çevirmesiyle Dârülbedâyi’yi yuvası kabul eder artık.

1919 yılının 13 Nisan gecesi Kadıköy’de bulunan Apollon Sineması’nda sahnenin perdesi açıldığında kırmızı elbisesiyle boy gösterir. ‘Yamalar’ isimli oyunun oyuncularından Eliza Binemeciyan’ın o gece Paris’e gitmesi üzerine rol sahipsiz kalır ve bunun üzerine Dârülbedâyi yöneticileri rolü Afife’ye oynatmaya karar verir. Sahne ismi olarak çiğ damlası anlamına gelen ‘Jale’ ismini kullanan Afife, o gece kırmızı elbisesiyle Emel rolünü öyle bir oynar ki, izleyenler ayakta alkışlamakla kalmayıp sahneye çiçekler atarlar. Dünyanın en mutlu, en gururlu kadınıdır o an. Sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını unvanını tarihe yazmıştır artık. Verdiği bir röportajda o gün için şunları söyler:

Hayatımda mesut olduğum ilk gece (…) Sanatın, ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içinde idim. Rol aldığım piyeste güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle ağladım, ağladım, ağladım. Sahiden ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Muharrir Hüseyin Suat Bey, kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdurdu; alnımdan öptü: ‘Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin.’

 

Fedai… bir amaç, bir dava ya da herhangi bir şey için bütün hayatınızı ortaya koymak. Bir şeylerin karşısında durmak, durabilmeye çalışmak. Tam anlamıyla böyle bir şeydi bu. Mutluluğun en uç noktalarda olduğu anda başlar zorluklar. Zabitler tiyatroyu basar ve Müslüman kadınların sahneye çıkmalarının yasak olduğunu hatırlatırlar herkese. Osmanlı Devleti’nin egemen olduğu o yıllarda tiyatro sahnesine Müslüman kadınların çıkması yasaktır. Aralarında Kavuklu Hamdi, Ahmet Necip gibi Müslüman oyuncular olsa da sahnede ağırlıklı olarak Ermeni oyuncular vardır. Dönemin Müslüman kadınları için yasaklı bölge ilan edilen sahnede, kadınlar sadece Kral Lear ya da Leblebici Hor Hor Ağa gibi oyunlarda seyirci olarak bulunmalarına izin verilir.

Bu yasaklara rağmen oyundan bir hafta sonra tekrar sahneye çıkar Afife Jale. Bu sefer oyun sahnelenirken gelir zabitler ve dönemin Ermeni oyuncularından Kınar Hanım sayesinde kaçar. Fakat çok uzun sürmez bu kaçma halleri. Bir süre sonra Kadıköy’de yakalanarak karakolda bir taş odaya getirilir. Burada karakol amiri ile tartışmaları sonucu amirin attığı tokadı ömrü boyunca unutmayan Afife Jale için bu yalnızca başlangıç olur. 1921 yılında içişleri bakanlığının sahneyi kesinkes yasaklayan bildirisiyle Dârülbedâyi (Bugünkü adı ile Şehir Tiyatroları) tarafından da kadro dışı bırakılır. Hayatı boyunca hayallerini kurduğu sahnenin kapıları yüzüne kapanıvermiştir artık.

Büyük bir hayal kırıklığıdır artık yaşadığı. 20’li yaşlarınızdasınız, aileniz sizi tiyatroyu sevdiğiniz için kovuyor ve sığındığınız tiyatro da bir süre sonra size kapılarını kapatıyor. Gidecek yeriniz yok, sığınacak kimseniz kalmıyor etrafınızda. Ne yapardınız? Şiddetli migren ağrılarıyla başlar sağlık problemleri ve maalesef bu dönemde uyuşturucu ile tanışır.

İşte bu bunalımlı günlerinde bir konsere gider Afife Jale. Sahnede üstat Hafız Burhan, arkasında ise tamburu ile eşlik eden bir başka üstat Selahattin Pınar. Bir bahar akşamı gerçekleşen bu tanışmadan sonra Afife Jale için besteler Selahattin Pınar o güzel hicaz bestesini:

Bir bahar akşamı rastladım size

Sevinçli bir telaş içindeydiniz

Derinden bakınca gözlerinize

Neden başınızı öne eğdiniz.

Afife’nin uğradığı haksızlıkları ve verdiği mücadeleleri, çektiği acıları öğrenen Selahattin Pınar bir kez daha hayran olur Afife Jale’ye.  Çağın ilerisinde bir kadın olarak düşünür ve geleceğin Türk kadınını Afife Jale ile özdeşleştirir biraz. Kahraman bir kadın, aynı zamanda uyuşturucuya düşkün… Hem bir aşk hem de bir yara. Birbirine âşık olan iki insan. Tam bir gönül adamı olan Selahattin Pınar evlenme teklifi eder Afife Jale’ye. Afife uyuşturucu bağımlılığından dolayı mutsuzluk vereceğini söylemesine rağmen Selahattin Pınar’ın ısrarlarına dayanamaz ve teklifi kabul eder. Aileler her ne kadar karşı çıksa da 1929 yılında gizlice evlenirler.

Öyle bir aşk ki, evin içerisinde saklambaçlar, bahçede enginarlar, birlikte balık tutmalar. Afife Jale, yıllardır süren sıkıntılarını Selahattin Pınar ile unutuyor, Selahattin Pınar’ın tamburu ise Afife Jale’nin yatıştırıcısı oluyordu…

Cumhuriyet’in ilanı ile kadınlar için sahne yasağı kalkmış, birçok Müslüman Türk kadını sahneye çıkmaya başlıyor, filmler çekilip, turneler düzenleniyordu. Sahneye çıkabilmek için yanıp tutuşan Afife Jale için ise durum hüsrandı. Tiyatronun katı kurallarının da etkisiyle uyuşturucu bağımlısı bir kadını hiçbir kurum sahneye çıkarmak istemez.

Yaralarını sarmaya başladığı bu günlerde, sahneye çıkabilmek sadece amatör guruplarla mümkün olur. Sahneye çıkarak yaralarını kapatmaya çalışsa da bu yetmez Afife Jale’ye ve kendisini morfin ile tedavi etmeye başlar. Suriyeli bir eczacı tarafından sahip olmak için alıştırılır morfine ve eczacı amacına da ulaşır. Bu durumu Selahattin Pınar’a anlatır. Âşık olduğu kadına kızamaz Selahattin Pınar. Ne gidip eczacıyı arar ne de başka bir şey yapar. Ne gelir ki elden acı çekmekten başka? O bestelerin kaynağıdır hep bu acılar. Bilir çünkü morfin yüzünden yaşadığı şeyleri. Âşıksan bilirsin çünkü bazı şeyleri…

Bir süre sonra sırf çıkar ilişkisi sebebiyle eczacıya âşık olmaya başlayan Afife Jale, gittikçe morfinman olur. Tamamen morfin temin edebilmek üzerine olan bu aşk çok sürmez. Artık kendine morfin yaparken onu görmeye başlayan Selahattin Pınar, morfin iğnelerini de yapmaya başlar Afife Jale’nin. Kurtarmak mı bir aşkı? Öldürmek mi sevdiğin kadını? Büyük ikilemlerin, acıların arasında kalır Selahattin Pınar. Bu duruma dayanamaz Afife Jale. Terk etmesini ister kendisini. Kendisini bırakıp gitmesini ister Selahattin Pınar’ın fakat gitmez, gidemez önceleri aradan aylar geçtikten sonra boşanırlar.

Bu ayrılık sonrası Selahattin pınar o meşhur bestesini yapar:

Nereden sevdim o zalim kadını’ diye haykırmaya başlar tambur.

İçindeki aşk biraz olsun bile eksilmemesine rağmen.

Birbirlerini bir daha görmemek üzere ayrılırlar. Efkâr müziğe yansımaya başlamış ortaya, huysuz ve tatlı kadın, anladım sevmeyeceksin gibi besteler çıkmaya başlar. Bu besteleri Afife Jale dinledikçe ağlar ve ‘ağlamadığım gün öleceğim gündür.’ der. Gittikçe morfinman olan Afife Jale çevresinin önerileriyle Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesine yatar. Morfin bedenini köreltmiş fakat bilinci hep yerinde olan Afife Jale, hastanedeki günlerinde şunları söyler:

“Beni unutmuşlar, sahneye çıktığım zaman alnımdan öpen muharrir, beni teşvik eden büyük adamlar, hayranlarım, seyircilerim, arkadaşlarım, hepsi beni unuttu. Ne çabuk!” Kapımı çalan hatırımı soran bir insan yok. Hepsi, hepsi beni unutmuş. Burada boğuluyorum. Tımarhane köşesinde ölmek istemiyorum. Ne yapın edin beni çıkarın buradan. Neresi olursa buradan daha rahattır. Donuyorum. Görüyorsunuz. Sırtıma giyecek tek bir gömleğim yok, her tarafım çıplak. Delilere tahammül edemiyorum. Başımın içinde tepiniyorlar. Ben deli değilim fakat olmak üzereyim. Beni buradan çıkarın da nereye atarsanız atın.’’

Aynı dönem Selahattin Pınar unutabilmek için ikinci evliliğini yapar ama kısa sürer bu evlilik. Afife Jale de abisinin yanına sığınır fakat burada barınamayıp kendi isteğiyle Balıklı Rum Hastanesine yatar. 24 Temmuz 1941 günü yapayalnız ölür…

Ölüm haberini öğrenen Selahattin Pınar önce idrak edemez fakat sonra kendini hırpalamaktan başka çare bulamaz…

Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar,

Ah bu ömür tükenecek yolunuza hatıralar.

 

Afife Jale’nin ölümünden sonra üçüncü evliğini yapan Selahattin Pınar. Afife Jale’yi hiç unutamaz. Unutmak ne mümkün?  Bir süre anılarıyla yaşamaya çalışsa da 6 Şubat 1960 akşamı Kalamış’ta Todori Gazinosu’na gider ve ‘doktor bana ne yasakladıysa onlarla donatın masayı’ der. Bir elinde limonlu marulu ısırıp bir elinde rakıyı içtikten sonra masada kalp krizi geçirip orada ölür…

Birkan Can Uzun

Daha fazla göster

Görsel Sanatlar

Gayretsiz Yalnızlaşanların Kalabalıklaşan Hikâyesi: “He-Go”

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

Konuşmuyoruz. Konuşuyoruz da, hep aynı kişilerle konuşuyoruz. “Bizim gibi olmayanlarla ne konuşabiliriz ki hem” dercesine konuşmuyoruz. Bundan sebep bilindik konuşmalarımız da, sohbetlerimiz de tanıdıklarla.

Görmüyoruz. Aslında görüyoruz, gözümüz de değiyor, bakışlarımız da birleşiyor. Lakin görmezden geliyoruz. Çünkü biz bize yetiyoruz. Kalabalık hissetmemek için gayretsiz yalnızlaşıyoruz.

Bilmiyoruz. Bildiğimiz halde bilmiyoruz. Doğrularımız yetiyor, yanlışlarımız gerçekliğimiz haline dönüşüyor. Çoğundan, olur da farkına varırsak, benliğimize, daralttığımız hayatlarımıza etki ederse diye endişe duyuyoruz.

Günden güne biz halimiz, ben oluyor haliyle. Her şeyden, herkesten uzak kendi kabuğumuza çekiliyoruz. Kafamızın içindeki “onunla” konuşarak tutunuyoruz hayata. Hem de kolay olanı seçip, zorlaştırdığımız oncasını hiçe sayarak. Çayı şekersiz içmek gibisinden tarif edilemeyecek türde.

Altıdan Sonra Tiyatro’nun 4 Mayıs’ta prömiyer yapan oyunu He-Go seyredenleri, benzer hislerle etkileyecek diye tahmin ediyorum. Ki oyun, yalnızların kalabalıklığında ilerledikçe, kahkahalarınızı da en yüksekten salıverdiğiniz, keyfi bol bir seyir zenginliğine sahip benden söylemesi.

Kim Yazdı? 

Halil Babür’ün kaleminden seyrettiğimiz He-Go, anlatım dilinin sadeliği, o sadeliğin arasına gizlenmiş incelikleriyle akıcı, seyredini içine dahil eden bir metin. Genç kuşak yazarlardan Babür, aynı zamanda oyunculuk da yapıyor. Evvelce Ekip Tiyatrosu’nun Largo Desolato, Tiyatro Hal’in Adiller oyunlarında oynayan Babür’ün yazdığı oyunlardan Kasap İkincikat (oyun bu sezon da devam ediyor), 11’e 11 Kadıköy Emek Tiyatrosunda sahnelendi.

Kim Yönetti? 

Oyunu, tiyatromuza yazdıklarıyla, yönettikleriyle, oynadıklarıyla hatta tasarladıklarıyla sayılamayacak kadar çok şey kazandıran tiyatro insanı Yiğit Sertdemir rejisiyle seyrediyoruz. Altıdan Sonra Tiyatro’nun kurucularından olan Yiğit Sertdemir, bu oyunda, oyunculara rahat ve doğal bir oyun alanı (kolonlara rağmen) yaratmış. Lakin Sertdemir’i tanıyanlar, oyun karakterlerine kattıklarını da seyir sırasında hissediyor.

Kim, Kimi Oynuyor?

Kumbaracı50 internet sayfasında oyunun tanıtımı;

“Hego değil; He-go; He-go değil; Çetin!”

Çetin milyonlarca izlenmiş bir filmin ana karakteri olan süper kahraman He-go’yu canlandırmıştır.  Hemen herkesin He-go olarak tanıdığı Çetin, kendini izole ettiği evinde, yurt dışından gelen bir teklifle yeni rolüne hazırlanmaktadır. Evin yerleşiklerinden, eski karısı Saffet’e inat, evine bir hayranını misafir edeceğini duyurarak prova sürecini hızlandırmak ister. Piyango Ersin’e vurmuştur. Çetin, Saffet ve Ersin arasındaki bu tuhaf karşılaşma, gerçek bir tanışmaya dönüşür. 

şeklinde yer alıyor. Oyunun üç karakterine gelince;

Alican Yücesoy

He-Go / Çetin karakterini, Bakırköy Belediye Tiyatroları oyuncusu Alican Yücesoy oynuyor. Şöhretin ve tanınır olma halinin verdiği sıkılmışlıkla, kendiyle ve eşiyle kalabalıklaştırdığı hayatını, evine hapseden ünlü bir oyuncu rolünde Yücesoy.

Ayşegül Uraz

Çetin’in belki de çok uzun süredir konuştuğu, hayatına dair aldığı kararları paylaştığı, fikrine değil de oradaki varlığına ihtiyaç duyduğu tek kişi Saffet (eski eşi) karakterine Ayşegül Uraz hayat veriyor. Saffet’in Çetin’in kafasındaki yeri, seyredenlerin de zihninde yer ediyor. Tüm kadınların izi, sesi, sözü var Saffet’te.

Halil Babür

Oyundaki Ersin karakterinde Babür. Sokağın içinden. Ezilen, hor görülen. Talihsiz talihli. Zira hayatın zorluklarıyla büyürken, milyonların hayran olduğu Çetin’in evine girme şansını o yakalıyor. En az oyunun metni kadar Babür’ün performansı da harikulade.

Nerede Oynuyor? 

Oyun kendimizi Çetin’in evinde hissettiğimiz şekilde tasarlanmış mekanda geçiyor. Mekanın fuaye ve görmediğimiz alanlarının, oyun sırasında evin farklı kısımları gibi -oyuncuların görmediğimiz ama seslerini duyduğumuz anlarına denk gelen bölümler- kullanılması hissiyatı seyirciye geçiyor. Başlangıçta Çetin’in Ersin’e karşı mesafesi, birbirlerini tanımalarıyla, birbirleriyle konuşmalarıyla git gide ortadan kalkıyor. Birlikte bir fotoğrafları olmuyor lakin aynı resim hayatlarını o geceliğine kalabalıklaştırıyor. Sizin sen olduğu, kafamızdaki seslerin aynı kadında birleştiği, tiyatronun babası Shakespeare’le arabeskin babası Müslüm Gürses’in bulunduğu, Hego değil He-Go’yu Beyoğlu’nun alternatif sahnelerinden Kumbaracı50 sahnesinde 6, 19, 20 Mayıs tarihlerinde saat 20.30’da, 21 Mayıs tarihinde saat 16:00’da seyredebilirsiniz.

Emeği Geçenler

Yazan: Halil Babür

Yöneten: Yiğit Sertdemir

Oynayanlar: Alican Yücesoy, Ayşegül Uraz, Halil Babür

Yönetmen Yardımcısı: Gülhan Kadim

Video Klip: Onat Esenman

Şarkı Sözü: W. Shakespeare / 64. Sone (Talat Sait Halman çevirisi)

Beste: Halil Babür

Şarkı Düzenleme-Kayıt: Burçak Çöllü

Teknik Tasarım: İhsan Dehmen

Efekt Tasarım: Onur Kahraman

Afiş-Broşür Tasarımı: Önder Sakıp Dündar

Fotoğraflar: Murat Dürüm

Asistanlar: İnsel Kanca, Ozan Talay, Mutlu Ünsal, Mücahit Şahin

http://kumbaraci50.com/

 

*Fotoğraflar: Murat Dürüm

Daha fazla göster

İnceleme

FOSFORLU’nun Hikayesi

Yayınlanma

Tarih:

Suat Derviş’in 1940’lı yıllarda tefrika edilen, ilk defa 1968 yılında yayımlanan romanıdır Fosforlu Cevriye. Eski İstanbul’un Galata’sında yaşayan ve yaşamını sürdürmek için fahişelik yapan sokak kızı Cevriye’nin buruk aşk hikâyesini konu alır. Okuyucusuyla buluşmasının yanı sıra Fosforlu Cevriye ve Bana Derler Fosforlu isimleri ile iki kere de filmi çekilmiş.

Suat Derviş romanını 1972 yılında senaryolaştırıp Gülriz Sururi’ye ithaf etti. Eser, 2008’de müzikale dönüştürülüp Ankara Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmeye başladı. Bugünlerdeyse Tiyatrokare tarafından FOSFORLU’nun Hikayesi ismiyle müzikal olarak sahnelere geri dönüyor.

Tuncer Cücenoğlu tarafından uyarlanan oyun, özellikle Fosforlu Cevriye karakterini canlandıran Ayça Varlıer sayesinde seyirciyi adeta büyülüyor. Sahne tasarımı ve etkileyici müziklerin yanı sıra kaliteli oyunculuk da seyirciyi sahneye bağlayan önemli sebeplerden.

İşlemediği bir suç yüzünden hapiste yatan ve daha sonra sürgünden kaçarak hem çok özlediği hem de cefasını çektiği İstanbul’una geri dönen Cevriye fahişelik yaparak yaşamını idame ettirmektedir. İdam mahkûmu olduğu için polisten kaçan, adını bile bilmediği fakat ona gerçek aşkı yüreğinde hissettiren adamla tesadüf eseri tanışır. Daha doğrusu ölmek üzereyken Cevriye’yi kurtarır ve evinde konuk eder bu esrarengiz adam.

Cevriye’nin bu evde geçirdiği süre içinde toplumun birbirinden çok farklı kesimlerine ait olan kişilikleri temsil eden iki karakterin bir arada olması en dikkat çekici noktalardan biridir. “Düşünce suçlusu” ve “seks işçisi”. 1930’lu yılların İstanbul’unu konu alan hikâyenin günümüzde hâlâ geçerliliğini yitirmemiş olduğunu görmek oldukça üzücü. Aradan geçen bu kadar uzun süreye rağmen düşüncelerini yazıya dökerek otoriteye boyun eğmeyen insanların cezalandırılması ve kadının cinsel obje olarak görülmesi ne yazık ki çare bulmak için uğraşılmayan kanayan yarasıdır toplumun.

Bu hüzünlü aşk Cevriye’ye daha önce tatmadığı ve cinselliğin ötesinde bir duygu yaşatır. Ölümü bile göze alacağı, bir dakika dahi düşünmeden kendini feda edeceği yüce bir duygudur bu. Çünkü her şeyden önce, ilk kez bir erkek Cevriye’ye sırf insan olduğu için değer vermiştir, onun kadınlığından faydalanmaya çalışmamıştır, ona dokunmamıştır. Kadına şiddetin en belirgin olarak görüldüğü fahişelik kimliğindeki bir kadın için tarifi mümkün değildir yaşadıklarının.

Oyunda asıl anlatılmak istenen de budur. İnsan olmanın belli değerlere sahip olmakla mümkün olduğu ve bunun da cinsel kimlikle ya da toplumun belirlediği namus kavramıyla ölçülemeyeceğidir. Çünkü çoğu insan tarafından namussuz bir kişilik olarak nitelendirilebilecek Cevriye gibi insanlar aslında gerçek adalet duygusuna sahip olan kişilerdir. Toplumun en alt tabakasında olmaları nedeniyle insanların aşağılık taraflarını da görme imkânlarının olmasından kaynaklanıyor bu da.

Ayça Varlıer ve diğer oyuncuların müzikalin başından sonuna kadar göstermiş oldukları performans seyircinin ilgisini hep canlı tutuyor. Her daim enerjik olan oyuncular sahne geçişlerinde, dans performanslarında ve seslendirdikleri şarkılarla eminim benim gibi oyunu izleyen kişilerin çoğunu etkilemişlerdir.

Umarım Fosforlu popülerliğini her zaman korur ama sadece bir sanat eseri olarak, ele aldığı olayların gerçek hayattaki kalıcılığı ile değil.

Daha fazla göster

Trend

Copyright © 2017