Connect with us

Deneme

Toplumsal Amnezi, Belleğin Yok Oluşu: “Remember”

Yayınlanma

Tarih:

Sinemanın bellekle her zaman bir ilgisi olduğunu düşünmüşümdür. Belleği bazen psikolojik, bazen toplumsal, bazen ticari bir unsur olarak yeniden yaratarak kendi sistemi içinde devinir durur. Sinema tarihi bunun pek çok örneğiyle doludur.
2015 yapımı olmasına rağmen Türkiye’de birkaç ay önce vizyona giren Remember (Hatırla) adlı Atom Egoyan filmiyle birlikte bellek kavramı son zamanlarda tekrar gündeme geldi.Film hafıza kaybına bağlı olarak toplumsal belleğin de kaybolmaya yüz tutmasına odaklanıyor. Filmde doksan yaşına yaklaşmış, Nazi Almanyası geçmişi olan Max ve Zev’in hikâyesi anlatılıyor. Bir tür intikam alma filmi gibi görünse de aslında tarihin unutturamadığı, zihnin kabul sınırlarının çok ötesinde oluşuyla doğrudan yaşamın ve belleğin konusunu oluşturan temalarla dolu bir film. Bir yaşlı bakımevinde hayatlarının sonlarına yaklaşmış
olan Zev bir hafta önce eşi Ruth’u yitirmiştir. Şair Elizabeth Bishop’un yazdığı şekliyle yaşlanmak bir tür “yitirme sanatında ustalaşmak” sayılır. Başta anne baba olmak üzere kardeşler, arkadaşlar, eş ve belki çocuklar zamanla ölür veya başka bir şekilde yolları ayrılır. İnsan yaşlandıkça yitirmeye o kadar maruz kalır ki bir çeşit savunma geliştirerek bu konuda ustalaşır. Nörolojik nedenlerle belleğin zayıflaması her ne kadar yaşamı doğrudan olumsuz etkilese de, yitirilenleri unutturduğu için yaşamı kolaylaştırıcı bir etkisi vardır. Filmde Zev çoğu zaman eşinin öldüğünü unutur ve sıkça eşine seslenerek yanında hissetmek ister, cebindeki hatıralarla dolu mektubu okudukça eşinin öldüğünü hatırlar ve dolayısıyla bu yası sadece bu kısa zamanlarda yaşar. Bu noktada şunu belirterek yazıya devam etmek gerekiyor, film her ne kadar Zev üzerinden devam etse bile asıl karakter Max’tır. Buradaki tamamlanmamış iş, intikam duygusu, geçmişteki travma tamamen Max’in hayatıyla ilgilidir. Zev bu travmanın doğrudan bir parçasıdır ama ne tür bir parça olduğunu filmin sonunda öğrenecektir. Bu sebeple ben Zev’i değil, Max’i baz alarak yazıya devam edeceğim.
Yaşlılık bir çeşit “huşu içinde geçen zaman” gibi görünse de aslında çatışmalarla geçen bir zamandır. Kişi, ölüme yaklaştıkça bu dünyadan gözü arkada kalmadan ayrılmak amacıyla tamamlanmamış işlerini tamamlamak isteyebilir. Filmde Max, Zev’e eşi öldükten sonra yapmaya söz verdiği bir şeyi olduğunu söyler ve ona yardım etmek amacıyla her şeyi adım adım yazdığı bir mektubu Zev’e vererek tamamlanmamış işini tamamlaması için yola kokoyulmasını sağlar. Her yaş için önemli olsa da yaşlılıkta çok daha temel bir motivasyona dönüşen “tamamlanmamış işler” insan zihnini sürekli meşgul eden ve bir şekilde tamamlama konusunda kararlar alınmasını sağlayan ardıl bir güçtür. Bu konunun kaynağını biraz irdeleyelim.

Tamamlanmamış İşler

Gestalt yaklaşımına göre insanlar, eksik olan şeyleri tamamlama eğilimindedirler. Tamamlama bir ihtiyaçtır ve biz, resmin eksik kalan kısmını zihinsel olarak tamamlamaya çalışırız. Yapılan bir araştırmaya göre, yarım kalmış işlerini tamamlayan insanlar diğerlerine kıyasla daha iyi hatırlamaktadır. Dolayısıyla insan, tamamlanmayan işleri tamamlama eğilimindedir ve bunları unutmayarak, tamamlamak adına çeşitli yollar aramaktadırlar (Daş, 2006).
Tamamlanmamış iş, yani karşılanmamış ihtiyaç, söz konusu ihtiyacın önemine göre kişinin zihnini meşgul ve rahatsız eder. Tamamlanmamış işlerin sayısı arttıkça kişi kendini sadece gergin değil yetersiz, yorgun, tükenmiş hissetmeye de başlar. Bazı tamamlanmamış işler hatırlanabilen ve dolayısıyla çok uzak olmayan geçmiş anılarla ilgilidir. Bu nedenle de kişi duygularıyla yüzleşmeye hazır olduğunda tamamlanabilecek durumdadır. Oysa bazıları, özellikle çocukluk döneminde yaşanan ve acı, keder, suçluluk, utanç, öfke, kin veya nefret gibi olumsuz duygulara yol açan yaşantıların çoğu hatırlanmaz. (Daş, 2006; Erkmen, 1992).
Tamamlanmamış işler, kişiyi tamamlamak için zorladığından dolayı tamamlanmış işler gibi fonda kaybolup gitmez. Aksine sürekli fonda kalır ve şekil haline gelebilmek için sürekli fırsat kollar. Bu ise şekil ile fonun hızlı yer değiştirmesine yol açar. Bu nedenle kişinin içinde bulunduğu ana ve yeni yaşantılara odaklanmasını engeller.
Tamamlanmamış işler, dikkat toplayamama, unutkanlık, zihnin konudan konuya atlaması gibi belirtilere yol açabilmektedir. Ayrıca nevrotik belirtiler ve karakter oluşumunun ortaya çıkmasında önemli bir rolü olduğu söylenmektedir (Daş, 2006).
Filmde Max’in yaşı da dikkate alınırsa yaklaşık altmış yıllık bir tamamlanmamış işi olduğu görülüyor. Bu altmış yıl boyunca zihinsel olarak ötelenememiş, perdelenememiş, unutulamamış kocaman bir travma. Kaynağını İkinci Dünya Savaşı’ndan alan, Nazi zulmüne maruz kalmış bir yaşam. Ömrünün geri kalanını, ailesininölümüne neden olan iki Auschwitz komutanını bulmaya ve onlardan intikam almaya söz veren Max’in kendini tamamlama isteği. Yukarıdaki ifadelerde de yer verildiği üzere tamamlanmamış işler fonda kaybolup gitmez, ilk fırsatta kendini tamamlama motivasyonu içindedir her zaman. Zev, Max’in yardımıyla yollara düşüp ailesinin ölümünden sorumlu tuttuğu Alman komutanı bulmaya çalıştıkça aslında kendini bulacak ve bulduğu kendinden nefret edecek, kendisinin yaşamasına bile razı gelmeyecektir. Ömrü boyunca bir yalanın içinde yaşadığını, olmaktan korktuğu şeyin ta kendisi olduğunu anlayacak, belleğinin onu büyük bir yalanın içinde sahte bir kimlikte yaşattığını anlayacaktır. Tıbbi olarak tanılanmış Demans hastalığı olsa da psikolojik olarak çok daha geçmişe giden koca bir yaşantıyı bastırdığını fark edecektir. Ömrünü Nazi zulmünden kaçan bir Yahudi olarak yaşamış olmasına rağmen, aslında Auschwitz bölge sorumlusu iki Alman komutandan biri olduğunu, film boyunca öldürmek için aradığı Otto Walisch adlı
kişinin de kendisinden başkası olmadığını anladığında her şey altüst olur. Zihni her ne kadar bu yeni bilgiyi kabul etmekte direnç gösterse de kısa zaman sonra kabullenir ve hayatına son verir.
Burada iyi kurgulanmış iki paralel durum söz konusu. Hikâyenin ana tasarlayıcısı olan Max, altmış yıl önce kaçtığı Almanya’daki Auschwitz komutanının izlerini bulmuş ve elini kana bulamadan onlardan intikam almanın bir yolunu bulmuştur. Zev’in belleğinin zayıflığından yararlanıp onu bir yolculuğa çıkarmış ve sonuçta her iki komutanın ölmesini sağlayarak amacına ulaşmıştır. Max bu şekilde tamamlanmamış en önemli işini tamamlayarak bir nevi hayatını psikolojik olarak rahatlatmıştır. Diğer önemli unsur ise Zev’in düşmanını ararken kendini bulmasıdır. Zev, aradığı düşmanın ta kendisidir, dolayısıyla Zev de içinde yaşadığı yalan balonunu patlatmış, pek memnun kalmasa da kendi gerçek kimliğini bulmuştur. Zev de ölmeden önce tamamlanmıştır.

Toplumsal Bellek

Unutmayı ifade eden tipik terimler demans, amnezi, Alzheimer ve bunama olarak belirtilebilir. Tıbbi olarak aralarında kısmi farklılıklar bulunan bu kavramların tamamı unutmayı ifade eder. Unutmanın bazı temel belirtileri şöyle karşımıza çıkar: günlük yaşamı etkileyecek kadar unutkan olma, kişilerin adlarını, olayları hatırlayamama, gündelik işleri yapamama, kelimeleri bulurken zorlanmak, tarihleri ve bilinen yolları hatırlayamama, çok basit konularda bile karar vermede güçlük çekme, hesap yapamama, pratik düşünmede zorluk çekme, eşyaların yerlerini karıştırmak (başka yere koymak), davranışlarda ve ruh halinde değişiklik, karakter özelliklerinin değişmesi, insanları suçlama, sorumluluk sahibi olmaktan kaçmak
Alzheimer’ın belirtileridir.

İnsan belleğinin bilgi depolama kapasitesi hiçbir zaman dolmadı. Herkes kendi hayatının malzemesini hafızasında taşıyor. İnsanın kendine ait bütün anlamları, tanımlamaları, anıları, özellikleri, planları, düşleri, düşüşleri ve düşünceleri belleğinde saklı duruyor. Belleğin yok olması durumunda kişi eskisi gibi kendisi olmayacaktır.
Kişilerin belleği toplumun da belleğini belirler. Toplumsal bellekte yer alan katliamlar, sürgünler, darbeler, işkenceler hiçbir zaman unutulmadı. Peki unutulursa? Bir sabah kalkınca geriye dönük hiçbir bilgiye sahip olmadığımızı görürsek ne olur? Geçmiş yaşantılara dayanarak gelecek kurgulandığı için aslında düne ait her şey kaybolduğunda
gelecek de belirsizleşmeye başlar.
Filmin temel çatısını oluşturan motivasyonun toplumsal bellekten ileri geldiği görülüyor. Altmış yıl önce Nazi Almanya’sında yaşanan soykırımın canlı tanıkları hâlâ yaşamakta ve fakat ömürlerinin sonlarına gelmek üzereler. Toplumsal belleğin temel taşlarını oluşturan canlı tanıkların yok oluşu bir nevi toplumsal ve tarihi belleğin de yok olmasına neden olmaktadır. Toplumun belleğini büyük oranda tarih oluşturur. Tarihten geriye kalan ise genellikle savaşlar ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yıkımlardır. Tarih elbette ki bilgi de üretmiş ve bugünleri derinden etkilemiş sonuçlar doğurmuştur. Ama genel anlamda tarihin, savaşlar tarihi olduğu görülür. Ders kitaplarında da tarih daha çok savaşlar üzerinden şekillenir,
yeni kuşaklara hep bu savaşların tarihi öğretilir. Peki gerçekten toplumu bir arada tutan bellekte neler birikmektedir?
İletişim çağından önce belki daha küçük bir bellek biçimi vardı, daha çok fiziksel çevreden beslenen, yakın çevresinin yaşantılarını biriktiren bir tarih. Şimdi ise dünyanın her yerine ait bir bellek şekilleniyor. Örneğin yüz yıl önceki bir toplumun belleğinde Birinci Dünya Savaşı ve doğrudan maruz kaldığı diğer savaşlar varken, şimdiki toplumun belleği dolaylı olayları da kaydediyor ve bir şekilde izliyor, maruz kalıyor. Toplumsal bellekteki sınırlar da yavaş yavaş kalkıyor.
Toplumsal belleğin önemi büyüktür. Bir anlamda aynı yüzyıla şahit olmayı, toplum olmayı, aidiyet duyguları geliştirmeyi sağlar. Bu bazen toplumun ihtiyacı doğrultusunda şekillenir ancak bir o kadar da politik bir konudur, çünkü devletler halklarının belleğine şekil vermeyi her zaman denemişlerdir. Bu şekilde ulus olmak, bir arada olmak ve dolayısıyla başka yerlerdeki düşmanlar tarafından kötülüğe uğrayacakmış duygusu yaratarak, bu kötülüklerden korunmak için kendi iradi varlıklarını pekiştirecek destek aramak devletlerin her zaman başvurdukları yöntemler arasındadır. Toplum, özellikle kitlesel travmatik yaşantılarını zamanla kodlama, kısaltma yollarına giderek çeşitli deyimler, kavramlar, hatırlatıcılar üretir ve bu sayede dilin canlılığı içinde bu olayların yerini alması sağlanır. Filmde SS subaylarına ait herhangi bir obje ama özellikle de ceketin kolundaki kırmızı kolluk hemen her yerde aynı sonuçları işaret eder. Mahkûmların koluna kazınmış numaralar, Auschwitz kampını hatırlatır mesela. Oysaki filmde birkaç fotoğrafın dışında genel olarak geçmişe ait görüntüler yoktur, ama farklı toplumlar bile olsak insanlığın ortak belleğinde aynı kodlarla varlığını koruyor bu geçmiş.
Bugün yaşadığımız olaylar, savaşlar, teknolojik icatlar ve bugüne dair kitlesel olarak etkili her şey yarının toplumundaki tarihi oluşturacağından, şu anda yaşayanlar olarak toplumun belleğindeki üreticileriz bir anlamda. Yarınki kuşaklar bugünleri nasıl ve hangi sembollerle hatırlayacaklar? Bunları fark etmeden de olsa biz belirliyoruz. Toplum, kısa ve uzun süreli bellekleri önemsemeli ve yaşanılan ana değer vermelidir. Kişilerin yaşadığı unutma hastalıkları olan demans, Alzheimer gibi hastalıklar toplumun belleğini de yok ederse filmdeki Zev gibi, olmak istemediğimiz, kendisinden kaçtığımız kişi olduğumuzu görürsek toplumsal bir yok oluş meydana gelebilir.

Remember, bir tamamlanmamış işleri tamamlama ve toplumsal hafızayı hatırlatma filmidir.

Filmin Künyesi:

Remember (2015), Kanada, Almanya
Yönetmen: Atom Egoyan, Senarist: Benjamin August,
Oyuncular: Christopher Plummer, Kim Roberts, Amanda
Smith

Yararlanılan Kaynaklar:

Prof. Dr. Ceylan Daş, Bütünleşmek ve Büyümek, HYB
Yayıncılık, Ankara, 2006.
Nurettin Erkmen, İçimizdeki Çocuk, Söz Yayın, İstanbul,
1992.
www.wikipedia.org
www.beyazperde.com
www.edebifilm.blogspot.com.tr
www.psikolojik.gen.tr
www.sosyalhizmetuzmani.org

1984 Tunceli doğumlu. Üniversitede Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik eğitimi aldı. Edebifilmler adında bir blogu var. Halen İstanbulda yaşamakta. Mail: alireza@kuledibi.org

Okumaya Devam Et
Yorumlara Göz At

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Deneme

Çılgınlığın Ötesindeki Mavi

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

Sutter Cane okur musunuz?

Çılgınlığın Ötesinde /In The Mouth of Madness, John Carpenter’ın 1994 tarihli H. P. Lovecraft etkilerini açıkça görebildiğimiz filmi.

Lovecraft’ın ünlü vecizesinde değindiği gibi “bilinmeyenin korkusu” film boyunca John Trent’in ve biz izleyicilerin peşini bırakmıyor. Film John Carpenter’ın Kıyamet Üçlemesi’nin sonu. Şey /The Thing ve Karanlığın Prensi /Prince of Darkness üçlemenin diğer ikisini oluşturuyor. Şey/ The Thing üçlemenin en bilinen filmi olsa da birçok korku-sever için Çılgınlığın Ötesinde’nin yeri çok farklı olsa gerek.

Filmde açılışı John Trent’in kendini en rahat hissettiği yerde, akıl hastanesinde yapıyoruz. Hemen başlarda John Carpenter’ın uyutulan Amerikan gençliği kızgınlığına bir mesajını görüyoruz. Hastanede The Carpenters çalıyor. Ve John Trent “Tekrar The Carpenters olmasın!” diye bağırıyor. Yaşıyorlar/ They Live filminde bu “uyutulan toplum” kızgınlığını daha çok görebiliriz Carpenter’ın.

Akıl hastanesi John Trent için olayların ardından kalabileceği tek ve ona en uygun yerdir. Deliler sokaklardayken hâlâ akıllı kalabilen biri için akıl hastanesi kadar uygun bir yer var mıdır? Akıl hastanesi sahnesinden sonra olayların öncesine gidiyoruz.

Bir yayınevi ortadan gizemli bir şekilde kaybolan Sutter  Cane’i bulması için dedektif John Trent’le temasa geçer (Sutter Cane filmde Stephen King’e bir göndermedir. Hatta “Keşke Sutter Cane karakteri Stephen King tarafından canlandırılsaydı. Sizce bu olsaydı film daha bir şahaneleşmez miydi?” soruları şu an bile sorulmaktadır. Creepshow’da gayet rol yapabildiğini gördüğümüz King, bu filmin unutulmazlar arasındaki yerini daha da sağlamlaştırabilirdi. Korku-severler bunun yoksunluğunu her zaman hatırlayacaklardır elbet). Dedektif John vakayı alır ve bu vaka üzerine araştırmalar yapmaya başlar. Sutter Cane kitaplarının okurlarını delirttiğini duyan ve realist bir kişi olan John Trent buna tabii ki inanmaz, Sutter Cane kitapları okuyarak işe koyulur.

Kitaplardan birini okurken uyuyakalan John çok tuhaf ve gizemli bir rüya görür. Bunu umursamaz ama kitapları okudukça uyanıkken de sanrılar görmeye başlar. Daha sonra kitaplardan oluşturduğu bir haritanın, Sutter Cane’in “delirten” hikâyelerindeki kasabanın haritası olduğunu fark eder. Ama böyle bir yer var mıdır? Dedektif John ikilemlerde kalmaya başlar haliyle, insan doğası.

İkilemleri nasıl mı son bulur? Linda ile başladığı bir araba yolculuğunda tuhaf bir otoyoldan geçtikten sonra kendisini işte o haritadaki kasabada bulur! Sutter Cane’in kasabasıdır bu. Dehşetin çıldırtan havasının kitaplardan çıkıp vücut bulduğu bu kasabada John Trent gerçeküstü olayların nasıl birer birer gerçeğe dönüştüğünü görecek ve akıl ile metafiziğin sınırlarında dolaşacaktır.

 

Not bir: Kasabadaki döngü sekanslarını daha zevkli kılabilmek için filmi izlemeden önce Stephen King’in “Sadece Fransıca Tarif Edebileceğiniz O His” hikâyesi okunabilir.

Not iki: Bu denemeyi yazarken, iki yıldır kullandığım bilgisayarım ilk defa “mavi” ekran verdi. Tuhaf bir rastlantı, korkutmadı değil.

Not üç:  Mavi’nin gizemi filmin içinde.

 

Ömer EZER

Daha fazla göster

Deneme

İnsanoğlunun En Eski ve En Güçlü Duygusu: KORKU

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

Caligari_trio-crop2

H. P. Lovecraft der ki “İnsanoğlunun en eski ve en güçlü duygusu korkudur. En eski ve en güçlü korku ise bilinmezlik korkusudur.”

Ülkemiz sınırlarında her daim ikinci sınıf muamelesi görmüş, dikkate alınmamış, ezilmiş, ötekileştirilmiş bir tür: korku. Her zaman azınlığa hitap etmiştir. Aslında çoğu korku-gerilim filmi B Film dediğimiz tarzda olduğundan, yalnızca ülkemizde değil dünyada da “ciddiyeti” diğer türlerden sonra gelir.

B film denilen filmler, gece vakti sıkıntıdan televizyonda zap yaparken görme olasılığınızın en yüksek olduğu filmlerdir. Düşük bütçeli, tanınmamış oyuncular, görsel efektsiz ve ıssız ya da dar alanda geçen bu filmler türünün meraklıları için adeta birer nimettir. Seyirciyi etkilemek için kullanabilecekleri tek şey senaryodur. Senaryonun her zaman tutarlı ya da zeka dolu ya da etkileyici bir finale sahip olmasını beklemek büyük bir hatadır ama arada böyle filmler de vardır bu filmler de ilerleyen zamanlarda “kült” olarak anılabilirler.

Tarihteki ilk korku filmi, 1896 yılında Georges Melies tarafından yönetilen Le Manoir du Diable. Filmin süresi üç dakika. Yönetmen Georges Melies başrolü de kendisine vermiş. Film şatoya giren yarasa ile başlıyor. Yarasa ilkokulda kağıttan yaptığımız uçaklara benziyor biraz ama olsun. Daha sonra yarasa Mephisto’ya dönüşüyor. Ardından yönetmenimiz üç dakika içinde bize cüce, yaratık, vampir, iskelet, şeytan, genç kız ne varsa gösteriyor. Sinemayla ilgisi olan herkesin üç dakikasını ayırıp izlemesinin elzem olduğunu düşünüyorum. Üç dakikayı nelere harcamıyoruz ki?

Korku filmlerinin kilometre taşı sayılabilecek en önemli yapıtlar1920 yılında yapılmış Das Cabinet Des Dr. Caligari ve 1922 yılında yapılmış Nosferatu eine Symphonie des Grauens.

Das Cabinet Des Dr. Caligari’nin konusu kısaca şöyleki: deli bir bilimadamı olan Dr. Caligari’nin kimin ne zaman öleceğini görebilen bir uyurgezeri vardır. Bu uyurgezerin “şafak sökmeden öleceksin” dediği insanlar bir bir ölmeye başlarlar. Francis adlı karakter de bu ölümlerin Dr. Caligari’nin planı olduğunu iddia eder ve olaylar gelişir. Sinema tarihinin ilk ters köşe finallerinden birine sahip olan film, 69 dakikalık bir klasik.

10013054_10152058656012879_857800706_n

      Alacakaranlık’ı izleyen Nosferatu’nun tepkisi

Nosferatu eine Symphonie des Grauens ise tarihin ilk vampir filmi. Yönetmen F. W Murnau Bram Stoker’ın Dracula adlı kitabından esinlenerek bu filmi çekmiş. Filmde, Thomas Hutter kendisine gelen mektuptan sonra hukuki bir mesele için Kont Orlok’un Transilvanya’daki şatosuna gider. Kont Orlok’la karşılaştığında insana benzemediğini fark eder. Endişelenir lakin bunu belli etmez. Şatoda gerilim dolu anlar başlar. 94 dakika süren sessiz ve siyah beyaz olan Nosferatu eine Symphonie des Grauens zamanın ötesinde bir film. Filmi izleyip Dracula’yı okumamış olanlara Dracula’yı, Dracula’yı okuyup da filmi izlememiş olanlara ise Nosferatu’yu şiddetle (öyle böyle değil) tavsiye ederim.

Korku filmlerinin dününden bahsettikten sonra biraz da bugününden bahsedecek olursak, 2000’ler sonrası korku filmleri daha çok doğaüstü olmalarıyla öne çıkıyor. Küçülen dünya ve başını alıp giden teknolojik gelişmelerden sonra insanlar teen-slasher’lardan, gore’lardan korkmaz, vampirlerle ise dalga geçer oldular. İnsanların hâlâ canlı olan korkusu ise din ve diğer dünya temelli korkular, günümüzde de etkisini sürdürüyor. Ülkemizde daha çok Hasan Karacadağ adıyla duymaya başladığımız doğaüstü olay menşeili bu filmler Amerika’da ve diğer ülkelerde de etkisini sürdürüyor. Insidious, The Conjuring ve Paranormal Activity ilk akla gelenler. Vampirler ve zombiler ise gün ışığında yanmaktansa parlayan, göz kamaştıran ve insanlarla aşk yaşayan birer komedi ürünü olmaktan ileri gidemiyor.

Bizler, korku filmi severler olarak, yastayız. İnternette rastladığım yukarıdaki çalışmaya dikkatinizi çekerek sözlerimi sonlandırıyorum.

 

Daha fazla göster

Deneme

Holy Motors – Çirkinliğe Güzelleme

Yayınlanma

Tarih:

Başlıksız-2Tasarım ve güzelliğin tuzağından bizleri çirkinlik kurtaracak. Çirkinliklerimiz kurtaracak. En aptal olanımız çirkinliğinin farkına en geç varanımızdır. En tutsak olanımız çok katmanlı ve değerli olan çirkinliğini tek katmanlı, yalın ve basit güzelliğince sarmış olanımızdır.

‘’…Biliyorsunuz Eski Yunanlılar güzellik karşısında hüzünleniyorlardı ve bunu başarabildikleri için tarihe geçtiler. Biz modern insanlar ise güzellik karşısında huzursuzluk, şaşkınlık hatta kimi zaman da öfke duyuyoruz; tarih bizden söz etmeyecek.

Bizi bu güzel gezegende böylesine huzursuz, şaşkın ve öfkeli kılan şey, Eski Yunan’dan bugüne soyumuzun epey hırpalanmış, çirkinleşmiş, parçalanmış olduğunu bilmemiz ve bunun acısını çıkarmak istememizdir belki de…’’

Barış Bıçakçı – Sinek Isırıklarının Müellifi

Başlıksız-1

Ve en yüce olanımız…

Güzelliği ayağına pranga olmuşken çirkinliğine kaçanımız….

Bir hilkat garibesinin gösterdiği yolu izleyen,güzelliğini çarşaflarla kapatıp, bedenini sıradanlaştırmasına müsaade eden güzellik …Güzel… Gerçek…

‘’Çirkin o kadar çirkin ki; sonuçta güzel….’’

Milan Kundera -Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Sunulmuş çiçeği ve parayı yiyen, yok eden hilkat garibesi bizi ancak gerçeğe biraz daha yaklaştırmak isteyebilir. Güzellik karşısında hep ağızdan salyalar akıtan, doymak bilmeyecek iştaha sahip ve tek arzusu güzelliği tüketmek, talan etmek olan anlayışın kendisini masum gösterme unsurları olan çiçeği ve parayı tüketen, yok etmeye çalışan bir hilkat garibasi ile karşılaşırsanız eğer ve onu anlamamakta ısrar ederseniz, ne olur parmaklarınızı ısırarak koparmasına kızmayın…

Not: İkinci ekran alıntısını sansürlediğim için filmin yönetmeni Leos Carax’den özür dilerim.

Daha fazla göster

Trend

Copyright © 2017