Sinemanın bellekle her zaman bir ilgisi olduğunu düşünmüşümdür. Belleği bazen psikolojik, bazen toplumsal, bazen ticari bir unsur olarak yeniden yaratarak kendi sistemi içinde devinir durur. Sinema tarihi bunun pek çok örneğiyle doludur.
2015 yapımı olmasına rağmen Türkiye’de birkaç ay önce vizyona giren Remember (Hatırla) adlı Atom Egoyan filmiyle birlikte bellek kavramı son zamanlarda tekrar gündeme geldi.Film hafıza kaybına bağlı olarak toplumsal belleğin de kaybolmaya yüz tutmasına odaklanıyor. Filmde doksan yaşına yaklaşmış, Nazi Almanyası geçmişi olan Max ve Zev’in hikâyesi anlatılıyor. Bir tür intikam alma filmi gibi görünse de aslında tarihin unutturamadığı, zihnin kabul sınırlarının çok ötesinde oluşuyla doğrudan yaşamın ve belleğin konusunu oluşturan temalarla dolu bir film. Bir yaşlı bakımevinde hayatlarının sonlarına yaklaşmış
olan Zev bir hafta önce eşi Ruth’u yitirmiştir. Şair Elizabeth Bishop’un yazdığı şekliyle yaşlanmak bir tür “yitirme sanatında ustalaşmak” sayılır. Başta anne baba olmak üzere kardeşler, arkadaşlar, eş ve belki çocuklar zamanla ölür veya başka bir şekilde yolları ayrılır. İnsan yaşlandıkça yitirmeye o kadar maruz kalır ki bir çeşit savunma geliştirerek bu konuda ustalaşır. Nörolojik nedenlerle belleğin zayıflaması her ne kadar yaşamı doğrudan olumsuz etkilese de, yitirilenleri unutturduğu için yaşamı kolaylaştırıcı bir etkisi vardır. Filmde Zev çoğu zaman eşinin öldüğünü unutur ve sıkça eşine seslenerek yanında hissetmek ister, cebindeki hatıralarla dolu mektubu okudukça eşinin öldüğünü hatırlar ve dolayısıyla bu yası sadece bu kısa zamanlarda yaşar. Bu noktada şunu belirterek yazıya devam etmek gerekiyor, film her ne kadar Zev üzerinden devam etse bile asıl karakter Max’tır. Buradaki tamamlanmamış iş, intikam duygusu, geçmişteki travma tamamen Max’in hayatıyla ilgilidir. Zev bu travmanın doğrudan bir parçasıdır ama ne tür bir parça olduğunu filmin sonunda öğrenecektir. Bu sebeple ben Zev’i değil, Max’i baz alarak yazıya devam edeceğim.
Yaşlılık bir çeşit “huşu içinde geçen zaman” gibi görünse de aslında çatışmalarla geçen bir zamandır. Kişi, ölüme yaklaştıkça bu dünyadan gözü arkada kalmadan ayrılmak amacıyla tamamlanmamış işlerini tamamlamak isteyebilir. Filmde Max, Zev’e eşi öldükten sonra yapmaya söz verdiği bir şeyi olduğunu söyler ve ona yardım etmek amacıyla her şeyi adım adım yazdığı bir mektubu Zev’e vererek tamamlanmamış işini tamamlaması için yola kokoyulmasını sağlar. Her yaş için önemli olsa da yaşlılıkta çok daha temel bir motivasyona dönüşen “tamamlanmamış işler” insan zihnini sürekli meşgul eden ve bir şekilde tamamlama konusunda kararlar alınmasını sağlayan ardıl bir güçtür. Bu konunun kaynağını biraz irdeleyelim.

Tamamlanmamış İşler

Gestalt yaklaşımına göre insanlar, eksik olan şeyleri tamamlama eğilimindedirler. Tamamlama bir ihtiyaçtır ve biz, resmin eksik kalan kısmını zihinsel olarak tamamlamaya çalışırız. Yapılan bir araştırmaya göre, yarım kalmış işlerini tamamlayan insanlar diğerlerine kıyasla daha iyi hatırlamaktadır. Dolayısıyla insan, tamamlanmayan işleri tamamlama eğilimindedir ve bunları unutmayarak, tamamlamak adına çeşitli yollar aramaktadırlar (Daş, 2006).
Tamamlanmamış iş, yani karşılanmamış ihtiyaç, söz konusu ihtiyacın önemine göre kişinin zihnini meşgul ve rahatsız eder. Tamamlanmamış işlerin sayısı arttıkça kişi kendini sadece gergin değil yetersiz, yorgun, tükenmiş hissetmeye de başlar. Bazı tamamlanmamış işler hatırlanabilen ve dolayısıyla çok uzak olmayan geçmiş anılarla ilgilidir. Bu nedenle de kişi duygularıyla yüzleşmeye hazır olduğunda tamamlanabilecek durumdadır. Oysa bazıları, özellikle çocukluk döneminde yaşanan ve acı, keder, suçluluk, utanç, öfke, kin veya nefret gibi olumsuz duygulara yol açan yaşantıların çoğu hatırlanmaz. (Daş, 2006; Erkmen, 1992).
Tamamlanmamış işler, kişiyi tamamlamak için zorladığından dolayı tamamlanmış işler gibi fonda kaybolup gitmez. Aksine sürekli fonda kalır ve şekil haline gelebilmek için sürekli fırsat kollar. Bu ise şekil ile fonun hızlı yer değiştirmesine yol açar. Bu nedenle kişinin içinde bulunduğu ana ve yeni yaşantılara odaklanmasını engeller.
Tamamlanmamış işler, dikkat toplayamama, unutkanlık, zihnin konudan konuya atlaması gibi belirtilere yol açabilmektedir. Ayrıca nevrotik belirtiler ve karakter oluşumunun ortaya çıkmasında önemli bir rolü olduğu söylenmektedir (Daş, 2006).
Filmde Max’in yaşı da dikkate alınırsa yaklaşık altmış yıllık bir tamamlanmamış işi olduğu görülüyor. Bu altmış yıl boyunca zihinsel olarak ötelenememiş, perdelenememiş, unutulamamış kocaman bir travma. Kaynağını İkinci Dünya Savaşı’ndan alan, Nazi zulmüne maruz kalmış bir yaşam. Ömrünün geri kalanını, ailesininölümüne neden olan iki Auschwitz komutanını bulmaya ve onlardan intikam almaya söz veren Max’in kendini tamamlama isteği. Yukarıdaki ifadelerde de yer verildiği üzere tamamlanmamış işler fonda kaybolup gitmez, ilk fırsatta kendini tamamlama motivasyonu içindedir her zaman. Zev, Max’in yardımıyla yollara düşüp ailesinin ölümünden sorumlu tuttuğu Alman komutanı bulmaya çalıştıkça aslında kendini bulacak ve bulduğu kendinden nefret edecek, kendisinin yaşamasına bile razı gelmeyecektir. Ömrü boyunca bir yalanın içinde yaşadığını, olmaktan korktuğu şeyin ta kendisi olduğunu anlayacak, belleğinin onu büyük bir yalanın içinde sahte bir kimlikte yaşattığını anlayacaktır. Tıbbi olarak tanılanmış Demans hastalığı olsa da psikolojik olarak çok daha geçmişe giden koca bir yaşantıyı bastırdığını fark edecektir. Ömrünü Nazi zulmünden kaçan bir Yahudi olarak yaşamış olmasına rağmen, aslında Auschwitz bölge sorumlusu iki Alman komutandan biri olduğunu, film boyunca öldürmek için aradığı Otto Walisch adlı
kişinin de kendisinden başkası olmadığını anladığında her şey altüst olur. Zihni her ne kadar bu yeni bilgiyi kabul etmekte direnç gösterse de kısa zaman sonra kabullenir ve hayatına son verir.
Burada iyi kurgulanmış iki paralel durum söz konusu. Hikâyenin ana tasarlayıcısı olan Max, altmış yıl önce kaçtığı Almanya’daki Auschwitz komutanının izlerini bulmuş ve elini kana bulamadan onlardan intikam almanın bir yolunu bulmuştur. Zev’in belleğinin zayıflığından yararlanıp onu bir yolculuğa çıkarmış ve sonuçta her iki komutanın ölmesini sağlayarak amacına ulaşmıştır. Max bu şekilde tamamlanmamış en önemli işini tamamlayarak bir nevi hayatını psikolojik olarak rahatlatmıştır. Diğer önemli unsur ise Zev’in düşmanını ararken kendini bulmasıdır. Zev, aradığı düşmanın ta kendisidir, dolayısıyla Zev de içinde yaşadığı yalan balonunu patlatmış, pek memnun kalmasa da kendi gerçek kimliğini bulmuştur. Zev de ölmeden önce tamamlanmıştır.

Toplumsal Bellek

Unutmayı ifade eden tipik terimler demans, amnezi, Alzheimer ve bunama olarak belirtilebilir. Tıbbi olarak aralarında kısmi farklılıklar bulunan bu kavramların tamamı unutmayı ifade eder. Unutmanın bazı temel belirtileri şöyle karşımıza çıkar: günlük yaşamı etkileyecek kadar unutkan olma, kişilerin adlarını, olayları hatırlayamama, gündelik işleri yapamama, kelimeleri bulurken zorlanmak, tarihleri ve bilinen yolları hatırlayamama, çok basit konularda bile karar vermede güçlük çekme, hesap yapamama, pratik düşünmede zorluk çekme, eşyaların yerlerini karıştırmak (başka yere koymak), davranışlarda ve ruh halinde değişiklik, karakter özelliklerinin değişmesi, insanları suçlama, sorumluluk sahibi olmaktan kaçmak
Alzheimer’ın belirtileridir.

İnsan belleğinin bilgi depolama kapasitesi hiçbir zaman dolmadı. Herkes kendi hayatının malzemesini hafızasında taşıyor. İnsanın kendine ait bütün anlamları, tanımlamaları, anıları, özellikleri, planları, düşleri, düşüşleri ve düşünceleri belleğinde saklı duruyor. Belleğin yok olması durumunda kişi eskisi gibi kendisi olmayacaktır.
Kişilerin belleği toplumun da belleğini belirler. Toplumsal bellekte yer alan katliamlar, sürgünler, darbeler, işkenceler hiçbir zaman unutulmadı. Peki unutulursa? Bir sabah kalkınca geriye dönük hiçbir bilgiye sahip olmadığımızı görürsek ne olur? Geçmiş yaşantılara dayanarak gelecek kurgulandığı için aslında düne ait her şey kaybolduğunda
gelecek de belirsizleşmeye başlar.
Filmin temel çatısını oluşturan motivasyonun toplumsal bellekten ileri geldiği görülüyor. Altmış yıl önce Nazi Almanya’sında yaşanan soykırımın canlı tanıkları hâlâ yaşamakta ve fakat ömürlerinin sonlarına gelmek üzereler. Toplumsal belleğin temel taşlarını oluşturan canlı tanıkların yok oluşu bir nevi toplumsal ve tarihi belleğin de yok olmasına neden olmaktadır. Toplumun belleğini büyük oranda tarih oluşturur. Tarihten geriye kalan ise genellikle savaşlar ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yıkımlardır. Tarih elbette ki bilgi de üretmiş ve bugünleri derinden etkilemiş sonuçlar doğurmuştur. Ama genel anlamda tarihin, savaşlar tarihi olduğu görülür. Ders kitaplarında da tarih daha çok savaşlar üzerinden şekillenir,
yeni kuşaklara hep bu savaşların tarihi öğretilir. Peki gerçekten toplumu bir arada tutan bellekte neler birikmektedir?
İletişim çağından önce belki daha küçük bir bellek biçimi vardı, daha çok fiziksel çevreden beslenen, yakın çevresinin yaşantılarını biriktiren bir tarih. Şimdi ise dünyanın her yerine ait bir bellek şekilleniyor. Örneğin yüz yıl önceki bir toplumun belleğinde Birinci Dünya Savaşı ve doğrudan maruz kaldığı diğer savaşlar varken, şimdiki toplumun belleği dolaylı olayları da kaydediyor ve bir şekilde izliyor, maruz kalıyor. Toplumsal bellekteki sınırlar da yavaş yavaş kalkıyor.
Toplumsal belleğin önemi büyüktür. Bir anlamda aynı yüzyıla şahit olmayı, toplum olmayı, aidiyet duyguları geliştirmeyi sağlar. Bu bazen toplumun ihtiyacı doğrultusunda şekillenir ancak bir o kadar da politik bir konudur, çünkü devletler halklarının belleğine şekil vermeyi her zaman denemişlerdir. Bu şekilde ulus olmak, bir arada olmak ve dolayısıyla başka yerlerdeki düşmanlar tarafından kötülüğe uğrayacakmış duygusu yaratarak, bu kötülüklerden korunmak için kendi iradi varlıklarını pekiştirecek destek aramak devletlerin her zaman başvurdukları yöntemler arasındadır. Toplum, özellikle kitlesel travmatik yaşantılarını zamanla kodlama, kısaltma yollarına giderek çeşitli deyimler, kavramlar, hatırlatıcılar üretir ve bu sayede dilin canlılığı içinde bu olayların yerini alması sağlanır. Filmde SS subaylarına ait herhangi bir obje ama özellikle de ceketin kolundaki kırmızı kolluk hemen her yerde aynı sonuçları işaret eder. Mahkûmların koluna kazınmış numaralar, Auschwitz kampını hatırlatır mesela. Oysaki filmde birkaç fotoğrafın dışında genel olarak geçmişe ait görüntüler yoktur, ama farklı toplumlar bile olsak insanlığın ortak belleğinde aynı kodlarla varlığını koruyor bu geçmiş.
Bugün yaşadığımız olaylar, savaşlar, teknolojik icatlar ve bugüne dair kitlesel olarak etkili her şey yarının toplumundaki tarihi oluşturacağından, şu anda yaşayanlar olarak toplumun belleğindeki üreticileriz bir anlamda. Yarınki kuşaklar bugünleri nasıl ve hangi sembollerle hatırlayacaklar? Bunları fark etmeden de olsa biz belirliyoruz. Toplum, kısa ve uzun süreli bellekleri önemsemeli ve yaşanılan ana değer vermelidir. Kişilerin yaşadığı unutma hastalıkları olan demans, Alzheimer gibi hastalıklar toplumun belleğini de yok ederse filmdeki Zev gibi, olmak istemediğimiz, kendisinden kaçtığımız kişi olduğumuzu görürsek toplumsal bir yok oluş meydana gelebilir.

Remember, bir tamamlanmamış işleri tamamlama ve toplumsal hafızayı hatırlatma filmidir.

Filmin Künyesi:

Remember (2015), Kanada, Almanya
Yönetmen: Atom Egoyan, Senarist: Benjamin August,
Oyuncular: Christopher Plummer, Kim Roberts, Amanda
Smith

Yararlanılan Kaynaklar:

Prof. Dr. Ceylan Daş, Bütünleşmek ve Büyümek, HYB
Yayıncılık, Ankara, 2006.
Nurettin Erkmen, İçimizdeki Çocuk, Söz Yayın, İstanbul,
1992.
www.wikipedia.org
www.beyazperde.com
www.edebifilm.blogspot.com.tr
www.psikolojik.gen.tr
www.sosyalhizmetuzmani.org