İllüstrasyon: Fatma Kurnaz

19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan sinema sanatı, kısa zamanda beş kıtada etkili ve güçlü bir araca dönüştü. Anı, olayları, kişileri, mekânları kaydederek belirli teknik aşamalardan sonra insana insanı ve doğayı anlatan sinema sanatı bu özellikleriyle görsel belleğin en yetkin aktörlerinden biri haline geldi. Önceleri yalnızca belgeleme ve kayıt tutma işlevi gören sinema, her ne kadar ticari yanı biraz daha fazla ön plana çıksa da, yetenekli sanatçıların sayesinde estetik, kültürel ve toplumsal açıdan da saygın bir konum edindi.

Bu bağlamda sinema; dili, dini, rengi, inancı ne olursa olsun binlerce sanatçıyı bünyesinde barındıran bir alan haline gelmiştir. Sinema sanatının ortaya çıkışından önce gerek resim, heykel vb. plastik sanatlar veya tiyatro, dans vb. gibi performans sanatlar gerekse de edebiyat gibi yazılı sanat dalları kendi meşreplerince yazılı, işitsel ve görsel olarak insanoğlunun belleğine unutulmaz katkılarda bulunmuştur. Ancak sinema, diğer tüm sanat dallarından birçok açıdan farklı olmasının yanında, çok daha fazla sayıda insana ulaşabilme ve onları etkileme gücü açısından da bir adım öne çıkmaktadır. Önceleri sadece sinema salonlarında ve daha sonra televizyonlardan izlenebilirken zamanla video kaset, cd, dvd vb. araçlarla birlikte yaygınlığı artmış günümüzdeyse bilgisayar ve hatta cep telefonlarından bile izlenilebilir hale gelmiştir. Bu gelişimle beraber milyonlara hatta milyarlara ulaşan filmler, içerdikleri milyonlarca kareyle dünü-bugünü hatta yarını, elektronik dalgalar yoluyla anılara dönüştürmektedir. Bir anlamda anılardan oluşan bellek beyazperde vasıtasıyla yeniden dolaşıma çıkmaktadır.

İran sinemasının en büyük ustalarından biri olan Abbas Kiyarüstemi[1]  1940 yılında, ülkenin en karışık olduğu bir dönemde dünyaya gelir. İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında ülke işgal edilmiştir ve ekonomi-politik açıdan çok zor bir durumdadır. Buna karşın, sanat alanında yaşanan olumlu gelişmeler Abbas Kiyarüstemi’nin kariyerine pozitif etkilerde bulunur. Fars şiiri en görkemli dönemlerinden birini geçirmektedir. Kiyarüstemi’nin çocukluğuna denk gelen bu dönemde, ayrıca radikal düşünceler, toplumsal gerçekçilik ve sömürge-karşıtı görüşler de onun sanatçı kişiliğinin oluşmasına katkıda bulunur. Fakat bu dönemde İran’da güçlü bir sinema ortamı söz konusu değildir ve ancak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra başta başkent Tahran olmak üzere sinema canlanmaya başlayacaktır. 1950’li yıllarda seyrettiği yerli filmlerin yanı sıra Hindistan, Hollywood ve Avrupa kökenli sinema filmleri Abbas Kiyarüstemi’nin sinema kültürüne önemli katkılar yapar. Bu dönemdeki yerli filmlerin ezici çoğunluğunu şarkılı ve danslı filmler oluşturmaktadır.

1960’lı yıllarda, bir yılda üretilen film sayısı 25 adete çıkarken, melodram ve gerilim türleri piyasaya hâkim olmuştur. Kırdan kente doğru yaşanan yoğun göç dalgası sonucu işçi ve burjuva sınıfları ortaya çıkmış ve bu sınıf çelişkisine bağlı olarak melodram türü de İran sinemasındaki konumunu giderek güçlendirmiştir. 1960’lar aynı zamanda film sayısının hızla arttığı ve popüler bir sinemanın öne çıktığı yıllardır.

Abbas Kiyarüstemi, sinema alanına fiilen 1970’lerin başında giriş yaptı. İlk etapta kısa filmler çekerken daha sonra senaryo yazmaya başlamış ve ardından da uzun metraj filmler çekmeye başlamıştır. İran Sineması adlı kitapta, Kiyarüstemi’nin amacının; İran halkına dünyayı nasıl daha farklı görebileceklerini öğretmek olduğu, ifade edilmektedir. Yönetmen bu amaç doğrultusunda daha ilk başlardan itibaren anlaşılır ve kesin bir sinema dili benimsemiştir. Sanatçı kısa süre içinde İran sinemasına hâkim olan klişeleri ve kalıpları sarsarak görsel anlatımdaki ustalığı ve yaratıcı yanıyla ön plana çıkmıştır. Hamid Dabaşi, onu tanımlarken; kamerasının başka bir kültürün sınırlarına girmeden bir kültürün sınırlarında dolaşabilmesinin onu özgün bir sinemacı haline getirdiğini ileri sürmektedir. Yine aynı kaynakta yönetmenin, izleyicisini yeniden sorgulayan konuma getirirken gerçekliği kullandığı ifade edilir.

Kiyarüstemi’ye dair bu saptamalar oldukça önemlidir. Seyirciyi filme etkin olarak, sorgulayıcı bir konumunda katması yönetmenin çağdaş bir sanatçı olduğunu göstermektedir. Sinema dışındaki birçok çağdaş sanat alanında izleyici artık pasif konumdan çıkıp etkin hale gelmiştir ve artık sırf tüketici değildir. Sanat nesnesinin oluşumunda ve temsilinde, seyirci de önemli roller üstlenmektedir.

Abbas Kiyarüstemi’nin filmlerinde çoğunlukla genç erkek karakterlere yer verilmesi bir eleştiri konusudur. Bu bilinçli bir tercih olabileceği gibi aynı zamanda İran’da kadına bakışla da ilgili olabilir. Sinema alanındaki sansür ve denetim mekanizmalarından kurtulmak istemesi de yönetmeni bu tercihe zorlamış olabilir.

Bununla birlikte filmlerindeki karakterlerin cinsiyetinden çok Kiyarüstemi’nin gerçekliğe, reel dünyaya bakışı ve kendine has sinema diliyle ele alınıp değerlendirilmesi daha hayati bir konudur. Sanatçıya dair çalışmalarda, filmlerindeki estetik ve metafizik yaklaşımların fikir merkezli olmayıp olay ve davranış merkezli olduğu öne sürülmektedir. Aynı çalışmalarda Kiyarüstemi’nin dünyayı süzgeçten geçirip, onun tüm kültürlerini, anlatılarını, politik-ekonomik yapılarını sıyırıp attığı belirtilmektedir.

Yönetmene dair bu saptamalar sinemadaki yönetmenlik olgusu açısından birçok tartışma, kuram ve öneriyi de gündeme getirmektedir. “Yeni Dalga Akımı”yla şekillenen yaratıcı yönetmen ve auteur sineması olgusuyla birlikte yönetmen sineması ağırlık kazanmaya başlamıştır. Böylece yönetmen sadece önüne gelen senaryoyu yapımcı baskısı altında çeken bir eleman görünümünden kurtulup filmin esas sahibi konumuna ulaşmıştır. Ticari sinemanın tam karşıtı olarak gözüken bu hareket ve üretim tarzını İran sineması bağlamında Kiyarüstemi ve diğer çağdaşlarında da bulmak olasıdır.

Kiyarüstemi her ne kadar içinde bulunduğu sosyo-kültürel ve ekonomik iklimden beslense de bunu aşırı yerellik veya milliyetçilik formatında değil daha evrensel bir modda sinemasına aktarmıştır. Çocukluğu ve gençliğinden gelen her türlü kültürel birikimi sanatçı kişiliğinin süzgecinden geçiren Kiyarüstemi, yerel ve sınırlı alanda bir yönetmen olmayı değil, tam tersi, evrensel bir sanatçı olmayı tercih etmiş ve bunu başarmıştır. Bu noktada bellek olgusu oldukça önem kazanmaktadır. Diğer birçok alanda olduğu gibi yönetmen de büyük olasılıkla çektiği filmlerde yaşadıklarından, okuduklarından ve gördüklerinden belleğinde kalanları sinema diliyle izleyicilerine aktarmaktadır. Senaryo böylece harf, kelime ve cümle yığını olmaktan kurtulup yönetmenin belleğine ve hayal gücüne eşlik eden bir konuma ulaşmaktadır.

Kiyarüstemi sinemasını tarihsel/kronolojik düzlemde ele alalım. 1980’ler İran halkı ve sineması için kritik bir dönemi temsil etmektedir. İran-Irak Savaşı devam etmekte, ülkede şiddet hüküm sürmektedir. Yüzbinlerce İran vatandaşı ülkelerini terk etmek zorunda kalmıştır. Kiyarüstemi filmlerinde direkt olarak siyasete değinmese de kendine ait siyasal duruşunu filmlerinin dokusuna yedirmeyi başarmıştır. Yönetmen bir bakıma seyircisine ayna tutmakta, böylece filmlerindeki karakterleri sanal ya da kurmaca olmaktan kurtulup bir yüzleşme ortamı sağlamaktadır. Kiyarüstemi böylece siyasal olarak gözükmeyen siyasal sinema örnekleriyle, bu türe yöneltilen, didaktik, tepeden inmeci, indirgemeci, taraflı algısını yıkarak bir moderatör görevi üstlenmektedir. Ülkesinde olduğu gibi dünyanın birçok yerinde farklı şekillerdeki otoriterlik, buyurganlık, politik doğruculuk, ikiyüzlülük, duygusal ya da fiziksel şiddet gibi tuzak ve tehlikelere kapılmadan kendine has bir sinema oluşturmayı başarabilmiş nadir sanatçılardan biridir o.

1980’lerin sonuna dek çok sayıda kısa ve uzun metrajlı film yöneten Abbas Kiyarüstemi’nin Arkadaşın Evi Nerede? (1987) adlı çalışması onun ilk başyapıtları arasında gösterilmektedir. Filmde kısaca otoriter ve sert öğretmenin bir ödev konusundaki yaklaşımından yola çıkarak, bir çocuğun, arkadaşının defterini yerine ulaştırma çabasına odaklanmaktadır. Hamid Dabaşi kitabında filme değinirken, Ahmet adlı çocuğun karakter özelliklerinden yola çıkarak Kiyarüstemi’nin otoriteye karşı olan tavrının ya da yaklaşımının anlaşabileceğini öne sürmektedir. Ona göre Ahmet otorite figürlerine başkaldırmak yerine onları görmezden gelmektedir.

1990’larda verimli bir dönem geçiren Kiyarüstemi 1994’te Zeytin Ağaçları Altında ve 1997’de Kirazın Tadı adlı iki önemli filmi yönetti. Zeytin Ağaçları Altında adlı filmde profesyonel olmayan iki oyuncunun performansı üzerinden, sinemanın kendine özgü olanakları kullanılarak imkânsız bir aşk hikâyesi üzerinden imkânsızın içindeki saklı olanaklar, seyirciye aktarılmaktadır. Kirazın Tadı yönetmenin en bilinen filmleri arasında yer almaktadır. Filmde, intihar etmeye karar veren bir adamın, mezarını örtecek birini bulmaya çalışması ve buna dair yolculuğu ele alınmaktadır. Kendini gömecek kişiye para dolu çanta vaat eden Bedii’nin, yolculuğu boyunca karşılaştığı kişiler, onun hikâyesinden oldukça etkilenir. İntihar edecek bir kişiyi ve onun son günlerini minimalist şekilde ele alan film bazı çevrelerce didaktik olmakla da eleştirilmiştir.

Abbas Kiyarüstemi 2000’li yıllarda da film üretmeye devam etti. 2002 yılında çektiği On adlı filminde Tahran sokaklarında uzun süreli yakın çekimlere dayanan söyleşilerde kamerasını bu sefer kadınlara çevirmişti. Filmde erkek egemen topluma yönelik çeşitli eleştiriler söz konusuydu. Yönetmenin İran dışında çektiği ilk film olan Aslı Gibidir (2010), İtalya’da İngilizce, Fransızca ve İtalyanca olarak gerçekleştirildi. Filmde İngiliz bir yazarla antikacı bir kadın arasındaki ilişki, yanılsama ve gerçeklik bağlamında ele alınmaktadır.

Yönettiği son film olan Sevmek Gibi (2012) Japonya’da Japonca olarak çekilmiştir. Filmde seks işçisi bir kadının dul bir adamla yaşadığı iki gün anlatılmaktadır. Her zaman hikâyeden çok karaktere odaklanan yönetmen bu filmde de dolaylı olarak insan ilişkilerine odaklanmaktadır.

Yurtdışında çektiği filmlerle Kiyarüstemi daha kozmopolit bir kişiliğe büründü. Evrensel bir sinema diline sahip olan yönetmen son dönem filmleriyle, kökenlerinden az da olsa uzaklaştığı yönünde eleştiriler aldı. Sanatçı, çektiği filmlerin yanı sıra şiir kitapları, senaryolar yazdı ve fotoğraf sergileri açtı. Abbas Kiyarüstemi, 4 Temmuz 2016’da hayatını kaybetti.

Kiyarüstemi, en genç sanat dalı olan sinema sanatına, çektiği çok sayıda filmle katkıda bulunurken, İran’ı ve İran sinemasını geniş kitlelere tanıttı. Sanatçı, yerel motiflerden yola çıkarak evrensel sinema diline ve ustalık mertebesine ulaşmış oldu. Yönetmenin filmografisi incelendiğinde çektiği ve yazdığı filmlerde olaylardan çok kişilere ve karakterlere yoğunlaştığı görülür. Bunun yanı sıra, onu yönetmen ve sanatçı olarak besleyen en önemli damar İran edebiyatı ve özellikle de şiirdir. Okuduğu şiirler, takip ettiği şairler, sinemasını da şekillendirmiştir. Ayrıca ülkesinde yaşanan olumlu olumsuz her şey farklı boyutlarda, onun belleğinden ve imgeleminden süzülerek beyazperdeye yansımıştır. Böylece bir bireyin kişisel tarihi ve evreni, çevresindeki dış dünyayla şekillenmiş ve sinema filmi formatındaki bir kültür ürünü, kültürel belleğe dönüşmüştür. Onun filmleri, seyredenlerin belleklerinde yer ederek farklı okumalarla ve yorumlamalarla giderek çoğalarak onu izleyenler kadar belki de daha fazla kişinin, sinemanın ve dünyanın belleğinde önemli etkiler bırakmıştır.

DOÇ. DR. OKAN ORMANLI

[1] Yabancı kaynaklarda Kiarostami olarak geçmektedir.