“Köyüme dönmeliydim…” dedi belli belirsiz. Bunu derken ellerindeki kehribar tespihleri saatin yelkovanı gibi kusursuz işleterek maltada volta atan, suçları bakışlarına, adımlarına, omuzlarının açısına, gömleklerinin kıvrımlarına ve hatta gölgelerine sedef gibi işlenmiş mahkûmları izlediğinin farkında bile değildi. Gözlerine mil çekilmiş de dışarıdaki dünyayı koklayarak ya da dokunarak anlamaya çalışıyormuş gibi uzun uzun avlu duvarındaki çatlağa baktı durdu. Kafasında dönüp duran o tek hayalin ağırlığı altında azar azar küçüldüğünü, ezildiğini, bakışını diktiği çatlağa girecek kadar törpülendiğini fark etmedi bu yüzden.

Çatlaktan dışarı çıktı ve hemen her gün yaptığı gibi, volta adımı kadar kusursuz bir şekilde zamanı geriye doğru aldı. Koğuşa girişinden başladı, tecridde karanlık ve küf kokularını geçip, cezaevi aracına bindirilişini berisine alıp mahkemeye vardı, oradan karakolda tepesine aniden patlayıp insanın içinde derin yarıklar açan gökgürültüleri gibi inen yumrukları ve tekmeleri atladı. Bu zamanı geri alma işi otogarda son buldu. Güneşin dünyayı zapturapt altına aldığı, insanın her düşüncesini asfalt katranına sokup sokup çıkartan sıcak bir öğle sonrası zamanın akışı normale döndü. Köyüne dönecek ve her şey buğuya çizilen ağaçlar gibi kaybolup gidecekti.

“Meydancı!”

Ama olmadı… Karanlıkta cavlayıp duran bıçak tedirginliği ete kemiğe bürünmüş gibi bir kuşun kanadından düşen tüy gibi girdiği hayal odalarından, pençeleriyle çekip çıkarıverdi bu sarı sıcak rüyadan onu.

“Meydancı!”

“Buyur abi?”

“Ağam görüşten döner birazdan, al şunu bas gel.”

Avucuna bırakılan bir poşet dolusu esrarın kokusu öyle hızlı yayıldı ki, zaten kafes duvarlarına çarpıp çarpıp geri dönen ruhu bir an da olsa sakinleşir gibi oldu. Ama tabii bu da uzun sürmedi. Zira eskilerin dediği gibi beden unutsa bile ruh unutmazdı, ruhun yükü her şeyden ağır basardı.

Ranzadan elinde poşetle mutfak tarafına doğru yürüdü. Bu haliyle uzaktan her savaşta bir uzvunu kaybetmiş ama inatla bir sonraki savaşa doğru yürüyen aksak bir süvari gibi görünüyordu.

Mutfak dolabının altındaki suntaya açtıkları zuladan beyaz bir tülbent ve alüminyum kâğıt çıkardı. Yüzüne bakan sanki bu iş için yaratılmış olduğunu düşünebilirdi, bunun için doğmuş, bunun için köyünden ayrılmış, bunun için limon kasalarından yataklarda yatıp, bunun için adam öldürmüştü. Ama cezaevinde öğrenmişti bu işi. İnsan, cehenneme bile hemen alışıyordu demek ki!

Tülbenti masaya serip, poşetten eliyle kopardığı sömekleri yayıp üzerini kapattı ve avucunun arasına alıp iki yakayı birbirine sürttü önce. Çok dikkat etmiyordu yaptığı işe çünkü cezaevinde en son dikkat edilecek şey konfordu elbette. Tülbentten bir önceki öğün için masaya serilmiş gazeteye dökülen tozlar, cezayı biraz olsun törpüleme görevini ifâ edeceğinden eminmiş gibi kararlı bir şekilde minik tepecikler oluşturdu. Bir an için tülbente dikkat kesildi. Buraya nasıl geldiğini düşündü. Belki daha evvelki mahkûmlardan birinin anasının tülbendiydi bu. Oğlu hasret gidersin diye bir açık görüşte başından çıkarıp avucunun içine bırakmıştı.

Bir gazete yaprağını alıp muslukta hafifçe ıslattı, toz kubarı üzerine boca edip eliyle bir babanın kızının saçlarını düzeltir gibi merhamet dolu hareketlerle düzeltip, aynı dikkatle katladı. Bilmeyen için içinde kara kusmuklu büyülerin, fare sidiği gibi efsunların olduğu muskaya benziyordu elindeki. Bunu pek önemsemedi, işini hemen bitirmek istiyormuş gibi hızlandı. Katladığı kâğıdı alüminyumun içine koyup tekrar katladı ve az evvel altını yaktığı tavanın ortasına usulca bıraktı. Tava iyice kızmaya başladığında da ayağından çıkardığı ayakkabının topuğuyla sertçe bastırdı. Bunu yaparken yine bir şeylere daldı tabii, dudakları belli belirsiz titredi, gözleri duvardaki örümcek ağında takılı kaldı bir süre.

“Lan meydancı!”

“Bitiyor abi.”

Tavanın altını kapattı. Çöp kovasının yanında duran çöp poşeti rulosunu alıp yavaş yavaş, geldiği gibi, savaşta yaralanmış bir at gibi hafif topallayarak tuvalete doğru yürüdü. O esnada demir kapı gürledi, içeri suratının ortasında dev bir çalıyla doğmuşa benzeyen bıyıklı, iri yarı bir adam girdi. Koğuşta kısa süreli bir panik havası yaşanır gibi oldu. Biri hemen terlik bıraktı adamın ayak diplerine, diğeri ceketini aldı omuzlarından, bir başkası adama çay doldurmakla meşguldü.

Adam sayım yapıyormuş gibi enikonu süzdü bütün koğuşu, hafifçe gülümseyip ranzasına doğru yürüdü. Çayını getiren genç ama bakışları insanı uçurum kenarındaymış hissi veren adama kafasıyla teşekkür edip uzandı yatağa. O esnada bir gürültü peyda oldu. Herkes birbirine baktı. Bu bakış, acaba kimin gürültünün kaynağına bakacak cesareti var bakışıydı şüphesiz. Çok geçmeden biri bu kutlu görevi üstlenip sesin kaynağına, tuvalete doğru hızlı hızlı yürüdü. Tuvalete girmesiyle sunturlu bir küfrün koğuş duvarlarında şaklaması bir oldu.

“Ağam! Ağam!”

“Ne oldu lan? Ne olmuş?”

“Meydancı kendini asmış poşetle.”

Adam şöyle bir önüne baktı, serçe parmağıyla az evvel görüşte kardeşinin getirdiği pişmaniyenin dişinde kalan kıymığını çıkarmaya çalıştı, çayından bir yudum aldı.

“Bak bakayım,” dedi “kubarı basmış mı?”

Ağustos ’16, Bursa

görsel: 2015 yılında çekilmiş Bayrampaşa Cezaevi’ne ait fotoğraf.