Connect with us

Edebiyat

Karl Georg Büchner’in “Lenz”i: Duyumun Esnekliği

Yayınlanma

Tarih:

Marx, Sanat ve Edebiyat Üzerine’de şöyle der: ‘‘Üslûp insanın kendisidir.’’ Ama Marx, bununla bir biçemden söz etmiyor, diye düşünüyorum. Her nasılsa, herhangi bir metni incelerken, ilk eğilim metni ikiye bölmek, içerik ve biçem adları altında ayrıştırmaktır. Bundan özel bir keyif alınır. Ve bu şekilde, metni yargılamak için de elverişli bir zemin sağlanır. Sanki, metin bir yapbozmuş da, git gide açımlanacak, kavranacak ve ancak bölerek hazmedilecektir, diye düşünülür. Ben, her metnin, hatta çoğunun böyle işlemediği kanısındayım. Ama bu kanının temeli, metne bir içerik ve bir biçem atfetmemem veya bunların varlığını metne içkin, tekil birer öğe olarak yadsımamdan ileri gelmiyor. Daha çok, bunların bölünebilecek kadar ayrık, bağımsız bir biçimde metni kat ettiklerini düşünmediğimi söyleyebilirim. Ve yine, bunun bir metod değil, ama bir duygu yoğunluğu olarak, metnin sağladığı bir uyarılma olarak anlaşılabileceğini de eklemeliyim. Yani, olabildiğince bireysel bir deneyimden, son kertede ise deneyimin bireyselliğinden söz ediyorum. Ve belki de, bu sayede edebî olandan da söz etmeyi umuyorum.

Kristeva’nın Korkunun Güçleri’nde Céline’le ilgili yazdığı bir kısmı alıntılıyorum: ‘‘Céline’i okumak tuhaf bir ruh hali yaratır insanda. Céline’i gerçek ‘mucize’ye dönüştüren ne romanlarının konusu, ne edebi üslubu, ne yaşam öyküsü ne de politik duruşudur; bu mucizeyi eserlerinin okunmasından doğan etki yaratır.’’ Kristeva, bir bütün olarak Céline’i tüm pratik kullanımlarından ayırır, hattâ bu kullanım değerini kökten yadsır. Ancak bu şekilde Céline’in okuyucuya tesir edebileceğini düşünür. Ve haklıdır da. Ama Kristeva’nın deneyimi, yalnızca Céline’le ilgili veya Céline’e özel bir durumu da belirtmez. Daha çok, Céline’in metinlerinin yeğinliğinden gelen bir etkinin, etkilenmenin yazınsal tezahürüdür. Bu, metne yabancı tüm faktörleri metnin lehine eler; ama bunu metni izole etmek için değil, tam aksine metni başka bir şekilde duyumsayabilmek adına yapar. Ve denebilir ki, bir metin, yeni bir duyumsama şekli önerdiği kadar, yeni bir yaşam olanağı da önerir. Aslında, edebî olanın bunun üzerine temellendiğini söylemek, pek de yanlış olmaz, diye düşünüyorum. Ve Büchner’in Lenz’ini de bu odakta okumaya çalışacağım.

Büchner, daha çok oyunlarıyla; Woyzeck’le, Leonce ile Lena’yla, Danton’un Ölümü’yle tanınan bir yazar. Lenz’se, diğerlerine kıyasla daha az bilinen, ama Büchner’in düz yazının sunduğu olanakları zincirlerinden boşanırcasına kullandığı bir metin. Ve Büchner’in diğer eserlerinde de, özellikle de Woyzeck’te, ortaya koyduğu ele avuca sığmaz bir ruh hâlinin de, bir ifadenin de en yoğun örneği. Lenz’de, teknik olarak hiçbir şey olmadığı söylenebilir. Lenz, ne nereye gittiği, ne de nereden geldiği belli olan bir karakterdir. Evinde kaldığı Oberlin, onun dışında temas edebildiğimiz tek kişidir. Lenz’i, bitmek bilmeyen yürüyüşleriyle, âni krizleriyle, düzensiz tepkileriyle tanırız. Hiçbir umudu ya da korkusu yoktur. En azından umudu veya korkusu yaşadığı sürece içkin değildir. (Lenz’in içerdiği dinî öğeler düşünüldüğünde, bunun tansiyonu daha da artırdığı da söylenebilir.) Ve bu, metin boyunca da böyle devam eder, hatta metnin sonuna gelindiğinde bile değişmez. Öyle ki, Lenz’in son cümlesi şu olacaktır: ‘‘Böylece yaşayıp gitti…’’ Yani, Lenz’de bir olay örgüsünden bahsedilemez, her ne kadar olaylar gerçekleşse de, örgü eksiktir. Şöyle ki, bir olay, her zaman bir diğerini izler ve doğrusal bir düzlemde bir sonuca varmaya gayret eder, ki ancak böyle bir şeyler ifade edecektir. Ama Büchner, Lenz’de, olaylara tekilliklerini, tekil kuvvetlerini iade eder. Herhangi bir olay veya edim, bir diğerine bağlanmaz, ama bir diğeri ile titreşime girer; bir diğerini öncelemez, ama yankılar. Ve bilindiği üzere, yankı her mekânda aynı şekilde hareket etmez, ki söz konusu olan bir bütün olarak dünya ise, işler daha da karmaşıklaşır. Bu, bir olayı ya da edimi belirtmekten ziyade, onun içerdiği basıncı, onun barındırdığı kuvveti dışavurur. Lenz söz konusu olduğunda; bir olaydan diğerine değil, ama bir yoğunluktan diğerine, denecektir. Ve bu yoğunluklar Büchner’de o kadar düzensizdir ki, hiçbir edimin ne nedeni kavranabilir, ne de sonucu. Büchner, sanki hikâyeyi imkânlı kılan tüm öğeleri tek seferde soğurur. Öyle bir yazma şeklidir ki bu, bir karakterden çok, yazının kendisinin kriz geçirdiği dahi söylenebilir.

Büchner’in metni, mutlak bir belirsizlikte, muğlaklıkta kalır, ama kaldığı kadar da Lenz’in duyum gücünün arttığı sezilir. Büchner, Lenz’de, muhtelif uyarılmaların, yoğunlukların sınıflandırmasına girişiyor gibidir. Bu yönüyle, bir düz yazısını da şiir gibi, bir şairin elinden çıkmış gibi görmek gerekiyor belki de. Ama Büchner öyle bir şair ki, yazısını dışsal betimlemelerin kıskacından kurtarıp, betimlediği şeylerin salınımına bırakıveriyor. Yani Büchner, betimlemenin bir zorunluluk olmadığı, ama ritmik bir öğe hâline geldiği, tüm dünyanın Lenz’le birlikte toplandığı ve/veya çözündüğü bir noktada yazıyor. Bir doğa güzellemesi, tasviri değil Büchner’inki; mutlak mânâda bir doğa anlayışı, kavrayışı sunmuyor. Daha çok, iki anlamlılığın, belki de üç, dört, beş anlamlılığın ve türedikçe anlamdan kopuşun, koptukça da insanın edinebileceği ruh hâllerinin bir ezgisini, melodisini ve, çoğu zaman da, gürültüsünü ortaya koyuyor.

Belirli bir bağlamda, Büchner’in en çok da çağdaşı olan Hölderlin’e benzediğini düşünüyorum; ikisinde de alçaklar ve yüksekler, sığlar ve derinler, dinginlik ve heyecan bir arada, kaynaşmış hâlde. Hölderlin’in Şiir ve Tragedya Kuramı’nda yer alan en etkili aforizmalardan birini alıntılıyorum: ‘‘Heyecan duymanın dereceleri vardır. En aşağıda bulunan neşeden savaşın ortasında aklı başında bir şekilde dehasını koruyan generale kadar sonsuz bir merdiveni vardır heyecan duymanın. Şairin uğraşı ve keyfi, bu merdivenden aşağı ve yukarı iniş çıkışlardır.’’ Bu bağlamda, Büchner’in bir şair olduğu da söylenebilir.

Lenz’in fragmanlar hâlinde yazıldığı söylenebilirdi, ama Büchner’in fragmanlar hâlinde yazmaktan öte, yazmayı bir fragmentasyona çevirdiğini söyleyeceğim. Bu, kesitler hâlinde bir anlatı kurmak değil, ama anlatının ta kendisini kesitli kılmak demek. Yani, kesitleri anlatıya içkin birer kuvvet olarak kavramak da demek. Ve bu eksende Büchner, yalnızca düz yazıda değil, ama yazmanın kendisinde de bir kırılma yaratıyor. Yazı vasıtasıyla, insan ruhunun uyarılma eşiklerini araştırıyor; ve yazınsal uzamdan fışkıran bir semptomatoloji kuruyor. Ama bunu olabildiğine saf ve hafif bir dil ile gerçekleştiriyor. Lenz’den alıntılıyorum: ‘‘İç benliklerine girebilmek için insanları sevmek gerek, insana hiçbir şey çok değersiz, hiçbir şey çok çirkin gelmemeli, ancak o zaman anlayabiliriz onu, en önemsiz bir yüz, yalın bir güzellik duygusundan daha derin bir etki yapar, içinde yaşam olmayan, kasları gerilmeyen, nabzı atmayan bir dış görüntüyü kopya etmeden de varlıkları yaşatabiliriz.’’ Bu, Büchner’in dilinin hafifliğini gösterdiği kadar, onu uyaran şeylerin her zaman canlı, sıcak şeyler olduğunu da gösteriyor. Şeyler, dilde yumuşuyor ya da sertleşiyor; bir nevi kıvamları değişiyor. Hölderlin’de, Kleist’ta ve Novalis’te olduğu gibi Büchner’de de dil, kendi kendiyle cebelleşiyor; kekeliyor, duraksıyor, aksıyor, statikleşiyor, çığrından çıkıyor. Ama Büchner’inki bir şekilden şekle girme de değil, daha çok bir kıvraklık, duygusal bir esneklik, duyumda bir elastikiyet. İşte, Büchner’in Lenz’i bu duyumların yoğunlundaki değişimlerden oluşuyor.

Lenz, bu nedenledir ki hep hareket hâlinde, hiç durmuyor. Aylak bir şekilde, savruk bir hâlde dolaşıyor. Yanında kaldığı Oberlin’in yüzünü görmekten başka onu ihya eden bir şey de yok. Öyle ki, onsuz kaldığı anlarda kendine zarar vermeye başlıyor; çünkü ancak bu şekilde varlığını hissedebiliyor. Bu şekilde duyumsayabiliyor; belirli bir sıcaklığı ancak böyle tedarik edebiliyor. Kendi kanını akıtarak, kendi bedenini zorlayarak varolduğunu doğruluyor. Bu, bana biraz da Artaud’yu, belki bir yönüyle de Nerval’i çağrıştırıyor. Bedene ve dolasıyla da ruha hiçbir şey tesir edemediğinde, sızamadığında, tüm duyum eşikleri tıkandığında, kişi ancak kendisini duyabiliyor. Hiçbir canlı varlığın sesinin duyulamadığı yerde, sessizlik bir çığlık hâlini alıyor. Lenz’den alıntılayarak bitirmek istiyorum: ‘‘Akşama doğru Oberlin Bellefosse’a bir hastaya çağrıldı. Hava hoştu, ay vardı. Dönüşte Lenz’le karşılaştı. Aklı başında görünüyordu, Oberlin’le sakin sakin ve dostça konuştu. Oberlin çok uzaklaşmamasını rica etti; Lenz söz verdi. Giderken birden geri döndü ve yeniden Oberlin’in yanına geldi, çabuk çabuk kanuştu: ‘Bakın, Papaz Efendi, bunu bir daha hiç duymayabilsem kurtulurdum.’ — ‘Neyi, yavrucuğum?’ — ‘Siz bir şey duymuyor musunuz? Bütün ufuk boyunca haykıran, adına sessizlik denilegelmiş o korkunç sesi duymuyor musunuz? Bu sessiz ovaya geldiğimden beri hep duyuyorum ben onu, uyku uyutmuyor bana; evet, Papaz Efendi, bir uyuyabilsem yine!’ Sonra başını sallayarak yürüdü gitti.’’

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.

Okumaya Devam Et
Yorumlara Göz At

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Edebiyat

Gérard de Nerval’in “Sylvie”si: Düşleyen Bir Kitap

Yayınlanma

Tarih:

Kimi kitapların yazarından bağımsızlaşıp, ister istemez kopup, otonom bir organizmaymış gibi yaşadığı olur. Ama kitap, koptuğu düzeyde yazarına bir o kadar da bağlanır gibi gözükür. Öyle ki, yazılan şeyi hem yazarından ayıramaz olunur, hem de nasıl olup da yazılabildiğine, biri tarafından yazılmış olduğuna şaşılıp kalınır. Bu, kitabın büyüsünden, şeyleri yoğurma biçiminden, anlaşılamayacak, ancak hissedilebilecek garip yabancı dilinden ileri gelir. Bir kitabın verdiği haz, çoğu zaman içeriğinden bağımsız olarak, yalnızca onu okumanın verdiği hazdır. Evet; okumanın bir hazzı vardır. Okuma ediminin, okuyor olma hâlinin hazzıdır bu. Ve bu haz, okunan metni içinde kaybolamanın verdiği haz kadar, yazarın da kendi metninde kayboluşunun, bu sayede de metnini düşler bir hâle getirişinin, bu hâli okur için de muhafaza edebilişinin, yani metnin bünyesinde bulundurduğu tüm düşlerin, hülyaların da bir bütünüdür.

Bu şekilde işleyen bir yazma-okuma birlikteliği, yazmanın okumaya, okumanın ise yazmaya dönüştüğü, çift taraflı bir dinamiği açığa çıkartır. Bilindiği üzere, uzun ve yoğun okumalar, insanı yazmaya aç bırakır. Yazmak, okumadan sonra veya önce gelmez; eşzamanlı bir birlikteliktir. Her metin, ister istemez, katmanlıdır. Bazen, yazılan şeyin altında İlyada, bazen Macbeth, bazen Karanlık Thomas, bazense Bir Bebek Evi devinir. Kelimeler her yeri kaplar. Bir yetkeye, bir melekeye dönüşürler. Öyle anlar da gelir ki, yüzeye çıkarlar; birer alıntı olarak belirirler. Alıntılandığında, söz konusu olan bir şeyi tekrar sunmak değil, ama onunla entegre hâle gelmektir. Bir şebeke kurmaktır. Bu, ilk önce okurken kurulur, yazıldığında ise ağın ufku açığa çıkar. Ama kelimeler bir işe de yarar ki, o da düşlemektir. İmgeler ile değil, ama kelimelerle, ve daha da doğrusu, kelimelerde düşlemektir bu. Kelimeleri, düşün bir uğrağı hâline getirmektir. Düş kurdurduğu kadar, düş de kuran bir eser yaratmaktır. Dili, bir düş makinesine çevirmektir. Ya da, daha basit ifadesiyle, bir şair olmaktır. Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’nda dediği gibi; ‘‘Dil, düş görür.’’

Nerval’in Sylvie’si, bir kitaptan önce, bir düştür. Bir düş-kitaptır. Bir nevi, zamanın-mekânın her tarafına yayılmış, parça parça biriken, toplanıp dağılan düşlerden oluşur. En yalın mânâsıyla kelimelerden çok, kelimelerin düş gücünden oluşmuştur. Bu, artık bir kitabı anlamlarından önce işleyişleriyle değerlendireceğimiz, özümseyeceğimiz noktadır. Bir metnin, şiire öykündüğü andır. İlhan Berk, çok değerli metni Poetika’da; ‘‘Artık düğümü atmanın sırasıdır: Şiir bir şey anlatmaz demek, anlamı yoktur, anlamsızdır demek değildir. Anlamla yola çıkmaz demektir.’’, der. Düşünüldüğünde, anlam dahi duyumların birikmesi ve kümelenmesinden oluşur. Saf bir anlamdan söz edilebilir mi? Roland Barthes’ın Metnin Hazzı’na dönelim: ‘‘Anlamlılık nedir? Anlamın duyular aracılığıyla üretilmişliğidir.’’ Barthes’la Berk’in uyuştuğu, kaynaştığı, birleştiği yer, tüm bu anlam ve duyu kelimelerini bünyesinde toplayan form, aslen şiirdir. Ve şiir, düşlere dayanan, düşlemeye sevk eden, düşten oluşan ve düşü doğurandır. Tam da bu nedenle, şiirin ve düşün herhangi bir mutlak formu olamaz. Bu nedenledir ki şiir, diğer türlere göre her zaman fazlasıyla ayrıksı kalmıştır. Nerval’e dönersek, bu ayrıksılığın bambaşka bir tezahürüne rastlarız, ki Nerval’in bunu en güzel şekilde gösteren metni de Sylvie’dir.

Nerval, Sylvie’de, düşleri yalnızca kurmak ile kalmaz, ama onları durmaksızın şimdiye çağırır. Sylvie’de; ‘‘Yatağa girdim ama rahat edemedim. Yarı uykulu yarı uyanık bütün bir gençliğimi yaşadım anılarımda. Zihnin henüz düşün garip bileşimlerine karşı direndiği bu hal, yaşamın uzun bir döneminin en belirgin kesitlerini birkaç dakika içinde birbiri üstüne yığılmış bir halde görmemizi mümkün kılar.’’, der. Âşık olduğu Sylvie’nin düşünü kurar, ama aynı zamanda da Adrienne’e ve Aurélia’ya âşıktır. Ya da denebilir ki, yalnızca âşıktır. Nerval, Sylvie’de, aşkın neredeyse nesnesiz ya da nesneler arası bir hâlini yaşar. Buna esrime ve vecd gibi kelimeler ile bir karşılık bulmaya çalışsam da, yine de metni karşıladığını düşünmüyorum. Çünkü Nerval’in âşıklığı, bir aşkınlığı (transcendency) belirtmiyor, onu zaman-mekândan koparıp, ertelemiyor; tam aksine aşkı bir akış hâline getiriyor; bir uyarılmadan diğerine sıçrıyor: ‘‘Tatlıydı gece; ve yalnız Sylvie’yi düşünüyordum; ama manastırı görünce birden aklıma gelmişti: Adrienne’in bulunduğu manastır bu muydu yoksa?’’ Ama bazı anlar da geliyor ki, bu anıların varlığından şüpheye düşülüyor; düşlere dalınıyor. Nerval yazıyor: ‘‘Bu ayrıntıları yinelerken şimdi kendi kendime sorup duruyorum, gerçek miydi bütün bunlar, yoksa ben düş mü görmüştüm?’’ Veya diyor ki: ‘‘Bu anı belki de bir saplantı!’’ Nerval, aşkın düşler ile bağını tekrar kuruyor Sylvie’de. Belki de metin bu nedenle böylesine buruk ve naif. Bu eksende düşleme, Sylvie’de öyle bir noktaya geliyor ki, artık bir düş olmaktan çıkıp, düşlemenin doldurduğu mekânların düşü hâline geliyor; düşler düşleri arzuluyor. Sylvie’den alıntılıyorum: ‘‘Yalnızlık ve düş dolu o yerleri yeniden görmek arzusu doğar içimde bazen. Doğalmış gibi görünen bir dönemin kaçak izlerini hüzünle duyarım yüreğimde.’’ Böylelikle, artık Nerval’e özgü bir düş yoğunluğundan, düşlerle dolu mekânlardan, düşün düşlendiği anlardan söz edilebilir. Bu uğurda Nerval, tüm metnini bir düş makinesine çevirir.

Bir düş ya da daha açık ifadesiyle düşleme, olduğu gibi dişildir. Hiçbir pratik düzleme oturtulamaz. Herhangi bir işlevi yoktur. Hiçbir anlam imal etmez. Tek kelimeyle, hafiftir. Ama bir şeye dişil demek, onun kadında her daim bulunduğu anlamına da gelmez; bir kadın, eril de olabilir. Bu noktada, şeyler cinsiyetsizleşmekten çok, cinsiyetler arası bir hâl alır. Dişil olan, hayatın sonsuz veçhelerini oluşturur, eril olan ise bir diğer sonsuzluğu yoğurur. Öyle ki, bu birçok nitel noktada da tezahür eder; keskin ve oval, katı ve akışkan, hafif ve ağır, direkt ve dolaylı gibi birçok ikilik, ruhta bir birlik oluşturmaya, birbirleri arasında, sonsuz bir döngüde, düzensiz bir devinim kazanmaya başlar. Bu meseleyi tartışan okuduğum en göz alıcı iki metin Bachelard’ın Düşlemenin Poetikası’yla Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sı. Her iki metin de, iki büyük androjen zihin tarafından yazılmış gibi. Ve eğer mümkünse, onların arasına Nerval’i de alacağım. Nerval, Sylvie’de; ‘‘Şu ya da bu tümceleri yüreğin diliyle değil de öylesine söylediğimizi kadınlar bilir mi acep? Sanmam, seçtikleri erkekler onları çok kolay kandırıyor. Sevda denen oyunu çok güzel oynuyorlar! Kimi kadınların aldatılmayı seve seve kabullendiğini bildiğim halde hiçbir zaman o tür bir erkek olmadım. Zaten çocukluk aşkında kutsal bir şeyler vardır hep…’’, dediğinde, yalnızca bir erkek olarak konuşmaz. Sylvie’den söz ettiği noktada, Sylvie’de olur. Şöyle der: ‘Onda yaşadığımı duyumsuyordum ve yalnız benim için yaşıyordu o.’’ Sylvie’de aşk, iki ruhun birliği değil, ama bir ruhun diğerinde çözünmesiymiş gibi gözükür. Ama bu fikir bile çok fazla dayanmaz; Aurélia’yla bir konuşmanın ardından her şey tekrar şüpheye düşer: ‘‘Uzun süredir duyduğum o garip çoşkular, o düşler, o gözyaşları, umutsuzluklar, o sevgiler… bütün bunlar aşk değildi demek? Peki aşk nerede o zaman?’’ Nerval’inki, dediğim gibi, birine âşık olmaktansa,  bir âşık olma hâlidir; bir aşkı diğerinde, bir diğerini ise ötekinde arar; ve, şaşılmayacağı gibi, hiçbirine de kavuşamaz

Tüm bu yapı, belki de ancak metnin sonunda, Sylvie’nin Adrienne’in öldüğünü söylemesi ile yıkılır. Bir âşığı ölmüş (Adrienne), diğeri evlenmiş (Sylvie), bir diğeri ise bir başkasını sevmektedir (Aurélia). Ama evlenmiş olsa da, en saf aşk, yine de Sylvie’ninki olarak kalır. Bunu anlamak da çok zor değil, metnin adı dahi Sylvie’dir. Aslında her şey, metnin başında da ifade edildiği gibi, onda yaşanır. Aurélia, kendisine duyulan sevgiyi haklı olarak sorgular; Adrienne, bir manastıra gider ve uzaklaşır; Sylvie’yse hâlâ oradadır, hattâ evlense dahi oradadır. Her ne kadar Sylvie’de; ‘‘Her şeyde yalnızlık ve hüzün var!’’, gibi bir cümle geçse de, Nerval’in metni hüzünlü olmaktan çok, buruktur. Sylvie, bir bakıma, hüzün kadar, belki de ondan kat be kat daha fazla, sevinci, esrimeyi ve şenliği barındırır. Her şey bir düş hâline geldiğinde, hüzünlü olanların da bir ağırlığı kalmaz. Sylvie’nin sonlarına doğru Nerval şöyle yazar: ‘‘İşte, yaşamın sabahında bizleri büyüleyip yolumuzu şaşırtan ham hayaller. Fazla düzene koymadan şöyle bir gösterdim, ama nice kalpler anlayacaktır beni. Hayaller, bir meyvenin kabukları gibi, birbiri ardına düşer, ve meyve insanın deneyimidir.’’ Tüm kabuklar soyulduğunda, ortaya çıkan şey yalnızca Sylvie’dir.

Daha fazla göster

Edebiyat

Bülbülü Öldürmek

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

Adalet, temel bir kavram mıdır yoksa topluluğa göre sürekli değişim gösteren bir unsur mu?

Gerçeği bulmak o kadar da zor olmasa da yanıtlar aramaya çalışır okuyucu Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek isimli romanını incelerken…

Günümüzde adalet kanunlarda yazılanın hukuk üzerinde uygulanması olarak basitçe tanımlanabilir ama kanunların aynı kalmadığını, zaman ve mekân içerisinde değişim gösterdiği bilinir. Adi bir suçu işleyen kişi deliller neticesinde farklı ülkelerde birkaç yıl cezaevinde de tutulabilir, müebbet hapse de çarptırılabilir, farklı yöntemlerle idam da edilebilir… Peki hangisi suçun gerçek karşılığıdır? Ölümden sonra mutlak adaletle karşılaşılacağına dünya dinlerini göz önüne alındığında pek çok insan tarafından kanaat getirilebilir belki ama yaratıcının adaletinden önce, henüz yaşıyorken, onun sağlayacağına inanılana yakın bir adalete ulaşılamaz mı?

Bir de şu soru vardır ki adalet kimin için gereklidir? İnsan içindir diye basit bir cevap vermek yeterli değildir çünkü suçla itham edilen kişi için midir adalet, onu tekrar hayata kazandırabilmek, faydalı bir birey haline dönüştürebilmek için mi, yoksa suç işleyenin içerisinde barındığı toplumdan ayıklayıp diğerlerinin huzuru sağlamak için midir? Soruyu düşündüğümüzde ülkemiz aklımıza gelir, zaman içerisinde değişen unsurlar, sıkça başkalaşan taraflar, diğer ülkelerle uyum sağlamaya çalışılan yasalardır ilk düşündüklerimiz olabilir. Oysa adaletin mükemmelliği sorunu ülkemizde olmakla birlikte dünyanın neredeyse her yerinde mevcut olduğunu Bülbülü Öldürmek romanını okuduğumuzda daha yakından görebiliriz.

Özgürlükler ülkesi Amerika’da geçiyor eser. Yazarın uzun yıllar yazdığı tek kitap olarak kalmış fakat aldığı pek çok ödülle adını farklı yerlere yazdırmayı başarmıştır. Önceleri günlük yazılardan oluşan metinleri toparlayan yazar bir süre sonra romanlaştırarak son haline getirmiş ve bu otobiyografik eseri oluşturmuştur. Haliyle kaleme alındığı zamanın öncesinde geçen kitapta bir nevi çocukluk anıları anlatıldığı için çocukça bir bakış açısının hâkim olduğunu görürüz. Anlatıcı ana karakter Scout 7, kardeşi Jem 11 yaşındadır; hikâyenin başladığı senelerde ve iki senelik bir zaman aralığında geçen romanın arka planında avukat olan babalarının kabul ettiği davanın zorlukları, halkın tepkisi ve adalet teması yer alır. Çocuklar henüz küçükken ölen annelerinin yokluğunda geçen günleri resmeden eserde küçük yüreklerin korkularından, maceralarından, gelişim süreçleri ve arkadaşlıklarından bahsedilir, kasabadaki diğer insanların yaşayışlarından örnekler verilir.

Gelgelim romanın temelinde adalet anlayışı daha doğrusu adalete insanların bakışı ve adaletsizlikler yer alır ki eserin okuması en heyecanlı bölümleri olan mahkemenin gerçekleştiği süreçte konu tamamen adalete ve insanların konuya yaklaşımına odaklanır. Zenci bir adamın genç bir kadını dövmesi ve kadına tecavüz etmesidir yaşandığı söylenen vaka. Şahitler dinlenir, deliller ortaya sunulur, kararlar alınır. Romanın ortalarına kadar saklı kalan gerçekler ve yalanlar okuyucuya açıklığıyla aktarılır ve jürinin verdiği kararlar ile tutarsızlıklar gösterilir. Okuyucu ve olayın kalbindeki çocuklar mahkemeyi seyrederken düşündürten kısım da tam burada ortaya çıkar. Adalet bir tane midir, yoksa toplumun geneline göre değişiklik mi gösterir?

Bir kişinin suçsuz olmasına karar vermektense toplumun sevmediği zümrelere dâhil birisini mahkûm etmek daha az tepki çektiği irdelenir romanda da yaşantılarımızda da… İnsanlar kendileri seçemediği özelliklerinden ötürü suç işlemeye daha yatkın görünür, inandırıcılıkları azımsanır, güç dağılımlarına göre haklılıkları farklılık gösterir. En basitinden siyasi v.s. hiçbir özelliği olmayan davalarda dahi zengin, gücü elinde bulunduran kişilerin mahkemeye avantajlı başladığı bilinir ne yazık ki. Adalet gücün odağına doğru şekillenir. İnsan olarak adaleti aramak romanda olduğu gibi ne kadar çare üretir bilinmez ama adaletsizliğe alışan kişilerin zihinlerinde küçük bir yer edinse bile ilerisi için faydalı olacaktır görüşü, romanın anlattıklarını özetleyebilir.

Yazar Harper Lee’nin ise diğer ünlü yazarlara göre farklı bir özelliği vardı ki yakın zamana kadar sadece tek bir roman yayınlatmıştır. Bir yazar arkadaşımın sorusunu aklıma getirir bu durum. “Birçok kitabı kaleme alıp düşük satış rakamlarını elde eden midir, yoksa tek kitap yazarak çok sattıran mıdır yazar?” diye sormuştu arkadaşım. Yanıtlaması güç bir durumdu. Çok yazıp okunmamaktansa az yazıp okunmak daha önemliydi maddi açıdan ama fırsatların insana geliş şekli de önemliydi tabii verilecek yanıtta. Uzun yıllar sonra ilk eserin devamı niteliğindeki “Tespih Ağacının Gölgesinde” isimli romanı yazan yazarın kırk milyondan fazla kitap satışı elde ettiği biliniyor.

Özetlemek gerekirse genel itibarıyla fazla sürükleyici olmayan, kitabın yaklaşık yarısına kadar her bölümde ayrı bir konuya geçen fakat bölümler içerisinde ilgiyi çekmek konusunda devamlılık gösteren farklı bir eser. Çocuk saflığından yani bakılması en doğru olan yerden adalete ve insanların adalete yaklaşımına bakan ender romanlardan birisi, henüz okumayanları düşünmeye zorlayacaktır…

Emrah SUBAŞI

Daha fazla göster

Edebiyat

Korku Edebiyatında Aranan Kan: GALİP DURSUN

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

“GULYABANİ ÜRPERTİSİ”

“Gulyabani ürpertisi” diye bir şey uydurayım dedim; Türkiye sınırları içinde doğup büyüyenlerin pek çoğuna tanıdık geleceğini tahmin ettiğim o nostaljik duyguyu tanımlayabilmek için. Tamamen halkın çoğunluğundan izole bir çevrede yetişmeyip bir de şehir merkezinden uzaktaki atmosferi bir süreliğine tecrübe etmiş olanların kulağına muhakkak bir iki halk söylentisi çalınmıştır. Karşılarındaki arsada gece yarısı genç bir kız belirip kaybolmuştur, köyün delisinin önüne kış günü gökten sıcak bir pide düşüvermiştir, inşaata giren bir çocuk çığlık çığlığa delirerek çıkmıştır vb. Konumuz elbette ki bunların gerçek ya da uydurma olmaları değil. Çoğunlukla küçük yaşlarda bizi korkutan, kafamızı meşgul edip duran, böbreküstü bezlerimizi sonuna kadar çalıştıran bu anlatıların içimize yerleşen hayaletlerini ifade etmeye çalışıyorum. Buradan doğru da Süt Kardeşler filminin Gulyabani temsilinin yarattığı ürperti duygusu ve bu duyguya dair potansiyel özlemimiz.

Bu özlemle çıktığım yolda Anadolu söylencelerine bakındığım 2011-2012 yıllarında, internet çöplüğü önüme binbir türlü “ibretlik”, (olumsuz manada) sinir bozucu ve temelsiz safsata yığmışken, arama motoruna hiç yoktan “Anadolu korku öyküleri” yazacağım tuttu ve farkında olmadan hedefi on ikiden vurmuş, Galip Dursun’la da tam bu hedefte tanışmış bulundum.

GALİP DURSUN DA KİM?

Yazar 1 Ekim 1980 İstanbul doğumlu. 2001 yılında Marmara Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı Bölümü’nden mezun olduktan sonra tasarımcı ve yazılımcı olarak çalışıyor. 2003 yılında ise Gölge öykü dergisi ve Kan Güncesi Alt-Kültür portalında kurucu, yazar ve yayın yönetmeni olarak çalışmalarını sürdürüyor. Bütün bunlar olup biterken de sempozyum, söyleşi ve konferanslarda gizem, korku, ve yeraltı edebiyatı üstüne konuşmalar yapıyor.  Bir yandan çeşitli dergilerde çalışmalarıyla yer alırken 2006 yılında altı yazarın öykülerini derleyerek oluşturduğu Anadolu Korku Öyküleri kitabını yayımlıyor. Daha sonra da 2011 yılında FABİSAD (Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği) bünyesinde kurucu üye olarak yer alıyor.

Devamına yazının ilerleyen bölümlerinde yer vereceğim, görece kısa bir zaman dilimine yayılan bu yoğun çalışma sürecine bakınca ilk göze çarpan şüphesiz yazarın adanmışlığı oluyor. Ortaya koyduğu işlerin tamamına yakınının ilk kez yapıldığını da düşünürsek, ne kadar öncü ve ilham verici bir yazarı konu edindiğimizi gönül rahatlığıyla ifade edebilirim.

CİNLİSİYLE CİNSİZİYLE: ANADOLU KORKU ÖYKÜLERİ

Galip Dursun’un kendi “Güzay’ın Bin Dilek Ağacı” isimli öyküsüne Ayşegül Nergis, Demokan Atasoy, Işın Beril Tetik, Kayra “Keri” Küpçü ve Koray Günyaşar’ın öykülerini ekleyerek derlediği ve ilk basımı 2006 yılında yapılan bir korku antolojisi niteliğindeki kitap, adı üstünde Anadolu’da geçen, geçtiği varsayılan hikâyelerden oluşuyor. Türünün Türkiye’deki ilk örneği olması açısından şu ya da bu sebeple (en çok satanlar listeleri melodramatik romanlar ya da komplo teorilerini market raflarından “ifşa eden” pazarlama ürünleriyle dolup taşarken) korku edebiyatının üvey evlat muamelesi gördüğü Türkiye yazınında oldukça önemli bir yere sahip.

Baştan ifade etmekte fayda görüyorum ki Dursun’un da sıkça belirttiği gibi (sıkça belirttiğini nereden biliyorum? Yazının ilerleyen kısımlarında.) gizem, korku, fantazya türünde ortaya konan işler, tiyatro oyunlarındaki oyuncu-seyirci ilişkisi misali, karşılıklı bir anlaşmayla tüketilir. Yazar, hikâyesini okura gerçekmiş gibi anlatır ve okur da eseri gerçekmiş gibi kabul ederek okur. Bu anlaşmaya yanaşmayan okur ise doğal olarak bu türün hitap ettiği kitleye dahil değildir, çünkü sunulan işin içeriği kendisi için bir anlam ifade etmeyecektir. Buradan hareketle, Anadolu Korku Öyküleri’nde yer alan eserlerin hiçbirinin başında, “Öyküde yer alan karakterlerin isimleri yasal zorunluluktan dolayı değiştirilmiştir,” gibisinden utanç verici istismar duyurularına rastlamayız. Bir tür olarak korkudan bahsettiğimizde koca bir deryanın yalnızca küçük bir kısmını işgal eden “yaşanmış olaylardan alınma” iddiasından hareket eden örneklerin bilhassa günümüz Türkiye korkusunda kapladığı hacmin, işin tadını kaçıracak boyutlara ulaştığı gerçeğine kısaca değinmiş olup konuya dönüyorum.

Galip Dursun, “Güzay’ın Bin Dilek Ağacı” öyküsünde bir çiftin kentte başlayıp taşrada biten (ya da bitmeyen) hikâyesini gerilimi gitgide artıran sağlam bir kurguyla anlatıyor. Çoğunlukla beyaz perdede karşımıza çıkan benzerlerine bir çağrışım yapmaması açısından hemen uyarmak isterim ki ne çiftin niteliği ne olayların gelişimi ne de muhteşem finali kıyas kabul edecek bir öykü değil. Ortadoğu’da adım başı rastlanan dilek ağacı inanışını merkeze alan öyküde, dallarına öylesine çaput bağlanan sıradan bir ağaç yerine muradın kabul edilmesi için uzun mücadeleler, zorlu yöntemler ve tehlikeli engelleri aşmayı öngören bir ağaç karşımıza çıkıyor. Bunun beraberinde de çokça karmaşık ilişkiler, geçmişiyle yüzleşen karakterler ve haliyle günümüzün deyişiyle “düşük enerjili varlıklar” da öyküden nasibini alıyor. Anaerkiye sağlam bir selam da çakan öykü özellikle türün meraklıları açısından oldukça tatmin edici.

TEKİ KESMEZ: ANADOLU KORKU ÖYKÜLERİ 2

Tanıtım bülteninde “…yedi yıl önce, altı genç yazarımız, bastığımız topraklarda, soluduğumuz havada, bildiğimiz mekânlarda yaşanan, anlatılan öyküleri yazıya dökmeye karar verirler ve Anadolu Korku Öyküleri çıkar ortaya. Anadolu toprakları, fısıldadığı binlerce söylenceyle malzeme verir yetenekli kalemlere. Maden o kadar verimlidir ki tek kitap yetmez ‘korku’yu barındırmaya, ikinci kitap çıkagelir 2013’te,” deniyor kitap için. Bu kadar öncü bir işin tek kitapla kalmamasının, kalmamış olmasının benimle birlikte alanın meraklısı olan ve türe dair ürünlere aç bir kitleyi de heyecanlandırdığını görmek oldukça sevindirici. Üçüncü kitabın da geleceğini biliyoruz ki serinin bu tempoda devam etmesi, bundan yıllar sonra insanların dönüp bu seriyi araması, merak etmesi, saygıyla anması fikri insanı iyiden iyiye heyecanlandırıyor.

İlk kitapta olduğu gibi yine Bilgi Yayınevi’nden çıkan ve yine etkileyici kapak tasarımı Engin Deniz Erbaş’a emanet edilen kitapta öyküleriyle bu kez Ayşegül Nergis, Demokan Atasoy, Işın Beril Tetik, Koray Günyaşar, Mehmet Berk Yaltırık, Umut Dülger ve tabii Galip Dursun yer alıyor. Galip Dursun’un öyküsü “Oba”. Bir köy ortamında, çocukluk arkadaşıyla ilişkisi sürpriz sonuyla (gerçekten) insanın ağzını açık bırakan bir karakterin öyküsünü anlatıyor yazar ve bunu yaparken İslam ile İslam öncesi “cin” mevhumunu müthiş bir önermeyle birbiri içinde eritiyor.

HEM GÖZE HEM KULAĞA: GERİSİ HİKÂYE

2014 yılına geldiğimizde Galip Dursun’u, uzun yıllar korku ve gizemin ağırlıklı olarak edebiyat ve kültürdeki temsilleri üstüne birlikte çalışmalar yaptığı; Anadolu Korku Öyküleri serisinde de beraber okur karşısına çıktığı Demokan Atasoy ve Işın Beril Tetik’le mikrofon başında buluyoruz.

Üçlü, kendi ifadeleriyle, “korku edebiyatı, sineması ve kültürü hakkındaki birikim ve görüşlerini korku temalı bir podcast üzerinden anlatmaya karar verir,” çok da iyi yapar. İnternetten dinlenilebilen, hatta indirilebilen birer saatlik bu yayınlarda konu korkudan ölüme, Houdini’den vampirlere, uzaylılardan cinlere, Penny Dreadful’dan kıyamete, ejderhalara, Hannibal Lecter’a, (elbette) Stephen King’e uzuyor da uzuyor. Her yayında başka bir konu başlığını tartışan üçlü söylencelerden girip tarihi olaylardan, edebiyattan girip sinemadan çıkarken birikimlerine hayran olmamak, böylesi nitelikli bir arşiv çalışmasını tamamen ücretsiz paylaşıyor olmalarına minnet duymamak mümkün değil. Galip Dursun, üstüne konuştukları konu başlığının etimolojisini açıkladıktan sonra örneğin, Demokan Atasoy konunun sinema tarihinde olmadık bir temsilini ortaya koyabiliyor, Işın Beril Tetik ise Uzakdoğu kültüründe karşılığını bulan bir örnekle kafaları iyice açabiliyor.

Konu içerikleri korkuyla sınırlıymış gibi görünse de daha önce hiç duymadığımız tarihsel olaylar, gündelik hayatımıza girip de temelini hiç merak etmediğimiz küçücük detaylarla aniden bağlanıveriyor. Mesela Drakula’nın meşhur köpek dişlerinin beyazperdede ilk olarak 1953 yapımı Drakula İstanbul’da isimli Türk filminde görüldüğünü öğrenebiliyorsunuz. Benzer biçimde günümüz inançlarının koskocaman bir kısmının Sümerlere dayandığı (ki konuyu Sümer’e dayandırmak bir süre sonra kendi aralarında bir espriye de dönüşüyor), çarşamba karısı (ve anıldığı daha bir sürü isimle beraber) mevhumunun Lilith’le ciddi bir bağlantısı olduğu gibi bir sürü ilginç detay da laf lafı açarken dinleyenleri aydınlatıyor. İşin aslı çok fazla esrarengiz konunun Lilith’le bağlantısı olduğunu söylemek mümkün. Giovanni Scognamillo’nun dediği gibi, konu gizem olduğunda “her şey her şeyle bağlantılıdır.”

İnternet sitelerinde (http://www.galipdursun.com/gerisihikaye/) her podcastin altında paylaştıkları kaynaklar sayesinde detayını merak ettiğiniz konuları bizzat araştırabilirsiniz. Masalarına bir dördüncü olarak oturup ilginizi çeken bir konuda muhabbete dahil olmanızı, hatta geribildirimde bulunup fikir alışverişinde de bulunmanızı şiddetle tavsiye ederim.

TEKİNSİZ MECRALAR: PUSOVA

Galip Dursun, kendi öykülerinden oluşan ilk “solo” kitabını 2016 yılında İthaki Yayınları’ndan çıkarıyor. Kitaptaki dokuz öykü, yazarın da ifade ettiği üzere, bir sisteme göre sıralanmış durumda. Öyle ki bir öyküde yer alan karakter bir diğerinde yeniden ortaya çıkıyor. Korku ve fantazya yazınının pek çok türünde örnekler barındıran Pusova, bitimiyle okuru üzen kitaplardan.

 Yazarın üslubunu şöyle ifade edeyim: Okuyan sıkça durur, “Bir dakika n’oluyor ya?” diye sorup okuduğu şeyi sindirdikten sonra öyküye devam eder. Tabii ki ucuz bir karşılaştırmaya gitme yanlısı değilim ancak böylesi bir etki, günümüz korku sinemasının ekseriya kullandığı jump scare (genelde ses efektlerini kullanarak hoplatıp zıplatan korku diyeyim. Yani aslında evde otururken rüzgâr esince çarpan bir kapının yarattığı korkuyla aynı şey) taktiğine kıyasla daha derin ve lezzetli geliyor.

Kitap bir metropol fantazyasıyla başlıyor. Yazarın podcastlerde sıkça tekrar ettiği cesur olma, cüret etme ve kaynağını bulunduğumuz topraklardan alıp Batı’da parlayan mitleri “bizim buralara” geri çekme fikrine dair çok kıymetli bir örnek olmuş “Ağıt”. Kendi yorumumu katarak “İstiklal’de vuku bulan bir Antik Yunan öyküsü” diye ipucu vereyim ve susayım. “Şehre Küsen Çocuk”un başkarakteri, farklı yaş gruplarından birkaç çocukla buluşup kendi kişisel tarihine bir bakış atarken, peşi sıra gelen “Gavur ve Piç” kıyamet sonrası Türkiye’sinde geçen çok eğlenceli ve enikonu tekinsiz bir öykü. Cyber-punk türündeki “Sıfır Numara Film” ise 2107 Türkiye’sinde geçen distopik bir yeraltı öyküsü.

Okuduğum yorumlarda sıkça denk geldiğim üzere ben de “Pusova”ya giriş yaparken yeni bir paragraf başlatma ihtiyacı hissettim çünkü karşımızda daha ilk sayfasında insanın tüylerini diken diken eden bir eser var. Evet, kâğıt üzerine basılı harflerden bahsediyoruz ancak gerilim ve hatta korku hissini okurun içine böyle işleyebilmek de Galip Dursun’un harcıymış. Bir anne ile oğlun tedirgin edici diyaloglarının yarattığı atmosfer okuru hemen içine çekiveriyor. Durumun bilinmezliği karşısında eliniz ayağınıza dolaşıyor. Öyküye sonradan sınırda kaçakçılık yapan Ebubekir, onu “Pusova”ya bir “emanet” (ki bu, Ebubekir’in içinde ne olduğunu bilmediği bir sandıktır ve durum hiç iyiye gitmemektedir) taşımaya ikna eden Mehmet Emin Bey gibi karakterler ekleniyor ve gerilimin dozu gitgide artıyor. Bunca tekinsizliğin üstüne nasıl olup da akışı bozmadan araya sıkıştırmayı becerdiğini anlayamadığınız bir erotizmle öykü zirve noktasına ulaşıyor ve sonrasında çözüme gidiyor.

“Pusova”yı takip eden “Gelen”, hapisten yeni çıkan bir adamı konu edinen oldukça kişisel bir öykü. Kitapta “Pusova”dan sonraki favorim olan “Jeton” ise insanı ummadığı yerden vuran finaliyle takdire şayan, ürkütücü bir tarikat hikâyesi. Yine en çok sevdiklerimden, açıkçası en çok sevilenlerden biri olan “Kuş Çobanı”nda doğaüstü varlıklarla baş etmeye çalışan İstanbul merkezli bir büronun oldukça dişli bir rakiple olan mücadelesi anlatılıyor. Gotik imgelerin de yerli yerinde kullanıldığı bu öyküye dair Dursun’un kendi ifadelerini alıntılayarak bir gönderme yapmak istiyorum: “Karakteri anlatırken ona bir ‘yaratık’ değil bir ‘varlık’ dedim. Neden öyle?” Ve nihayetinde Pusova, “Gezinti” isimli bir başka distopya öyküsüyle son buluyor. Burada da leziz bir cinsel kimlik sorgulamasıyla, kitap elimizde kalakalıyoruz.

SONA DOĞRU: YABANİ ÜRPERTİSİ

Yazar son çalışmalarıyla Haziran 2016’da yayımlanmaya başlayan Yabani isimli bilimkurgu, fantastik ve korku temalı çizgi roman dergisinde yer alıyor. Derginin ilk sayısında yazdığı “Misafir” isimli öykü Ayşe İrem Aktaş tarafından çizilen Dursun, müteakip sayılarda da dergide yer alacak gibi görünüyor.

YANİ

Yerli iyi örnekleri öyle hemen karşımıza çıkmayan, kolay kolay okuru tatmin etmeyen, basitçe, “yani tabii güzelmiş” dedirtme ihtimali nispeten yüksek olan bu edebi türün eli yüzü düzgün, çarpıcı ve donanımlı örneklerine ulaşmak istiyorsanız, kitaplığınızda (fazlası içinse kulaklığınızda) Galip Dursun’a mutlaka yer veriniz.

 

Daha fazla göster

Trend

Copyright © 2017