Kabuk Zeynep Kaçar’ın üç kadının hikâyesini anlattığı bir ilk roman. Tiyatrocu ve oyun yazarı kimliğiyle tanıdığımız –hatta bizim neslin Çılgın Bediş’te Ayşegül karakteri olarak bildiği− Kaçar farklı bir yönünü ortaya koyarak bu sefer de bir romancı olarak kaleminin kuvvetini kanıtlıyor.

Kadın-oluştan deliliğe; toplumsal normlardan aşka, sevgiye ve cinselliğe; takıntılardan intihara, reddedişlerden unutuşlara kadar farklı alt metinlerle beslediği romanında Kaçar, toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden aynı neslin üç kadın karakterini, onların çıkmazlarını, dertlerini, kabuklarının altındakileri bize sunuyor.

Bir kadın hastalığı olarak delilik

Bir kabuğun altında üç kadın: Sabiha, Sezin ve Füsun… Kaçar, alışılagelmiş anlatımdan uzak, döngüsel zaman dilimleri içinde bu kadınların 33 yaşlarına denk gelen dönemde yaşadıklarını, sonunda deliriş hikâyelerini kaleme alıyor. Hepsinin ayrı bir nedeni var delirmek için: Sabiha’nınki kocasının terk edilişiyle başlıyor ve çok uzun yıllar boyunca onu aldattığını öğrendiğinde son noktaya ulaşıyor; Sezin ise çocuğunu kaybettiğinde ilk önce kalbini, daha sonra aklını yitiriyor. Bu üç kadından en aklıselim olanı ise Füsun; kaderi annesine ve anneannesine benzemesin diye çabalıyor; kendini bilmenin, kendini kaybetmemenin önemini ve bunları yapmazsa başına neler gelebileceğini yaşayarak öğreniyor.

Delilik; Viktorya döneminden itibaren sıklıkla kadınlarla bağdaştırılan bir kavram. O dönemde toplumsal kodların değişimiyle birlikte kadının da rolü değişiyor ve saygınlık adı altında kadın-oluşun tanımı “nedense” özgürlüklerinin kısıtlanmasıyla yeniden belirleniyor. Kadın; –fıtratında bu varmışçasına− anne ve eş figürüne büründürülerek evine ve ailesine bağımlı, cinsel açıdan pasif, günümüz tabiriyle “bebişlerinin kraliçesi”, “kocasının bi’tanesi” olarak konumlandırılıyor. Ataerkil toplumun bu normlarına uymayan, çizginin dışına çıkan kadınlar ise “deli” olarak nitelendirilip ötekileştiriliyor. Delilik ise “kadın hastalığı” olarak tarihe geçiyor.

Kaçar’ın kadınları da toplumsal normların dışında var olmaya çabalayan kadınlar; bu yüzden delirmeleri de bu şartlar altında “mecburi”.  Her ne kadar yaşamlarını terzilik, yemek yapmak gibi kadınlarla özdeşleşmiş uğraşlarla idame ettirseler de birer birey olarak “farklı”lıkları, sıradan olmayışları onları “öteki” konuma getirmek için yeterli birer sebep. Bu uğraşları bir “kaçış” olarak da okuyabiliriz. Güzelliğe oldukça önem veren Sabiha, Penelopiad gibi, belki de yeni kıyafetler dikerek kendi hikâyesini anlatıyor, hayallerindeki yaşamı yeniden yaratıyor; Sezin ise iç huzurunu yemeklerde arayarak gerçekleri unutmaya çalışıyor. Burada dikkat çeken nokta ise bu kadınların “yeniden yaratıyor” oluşu; sıfırdan, yoktan var etmeleri. Hayatlarını yeniden yaratamayacaklarını bilerek, başkalarını giydirmeleri, başkalarını doyurmaları.

Anne yarısı teyzeler; rolleri bitmiş erkekler

Kabuk kavramı, Kaçar’ın bir röportajında belirttiği gibi “aile”yi temsil ediyor. Fakat bu, aile kavramının “ikili karşıtlık”larını ortaya koyuyor; bu ailenin kabuğu onları her ne kadar bir arada, aynı “çatı” altında tutmaya, korumaya çalışsa da onları aynı zamanda engelleyen, kısıtlayan bir yapı.

Olumlu anlamıyla ele alacak olursak ise bu ailenin kabuğunu oluşturan “teyze”ler. Teyzeler, anne rolüne bürünüyor, yeğenlerine bakıyorlar. Annesi delirince Sezin’e, Saliha Teyzesi bakmaya başlıyor; Sezin, o olmasaydı delireceğini, onun sayesinde bu süreci ertelendiğini öne sürüyor. Füsun ise ilk olarak annesinin “teyzesi” olan Saliha’yla kalıyor, daha sonra kendi teyzesi, en azından öz teyzesi olarak bildiği kadının, Efsun’un yanına taşınıyor. Teyzeler roman boyunca hep destekleyici rolünde.

Kabuk’ta en çok dikkat bir diğer konu ise roman boyunca erkek karakterlerin eksikliği, olanların ise etkisizliği. Sabiha’nın kocası onu terk ediyor; oğlu ise annesi eşcinsel olduğunu öğrendiğinde evden kaçıyor. Sezin’in kocası var ama yok gibi; Sezin onu kendisi için bir ayna olarak kullanıyor. Füsun hayatına bir erkek almaya kalktığında ise hayatı tepetaklak oluyor. Kaçar’ın kadınları kendi kadın-oluşları içerisinde kendi dünyalarını yaratıyorlar.

Aynı kalemden üç farklı karakter çıkarmak, onların kendine özgü dillerini oluşturmak ve bunları metne yedirmek oldukça zor bir süreç; fakat Kaçar bunu oldukça başarılı bir şekilde yerine getirmiş, hiçbir karakter eğreti durmuyor. Bilinç akışı tekniğini de yine oldukça yetkin bir şekilde kullanarak karakterlerin okurun kafasında yer etmesini sağlıyor. Öyle ki –Kaçar’ın tiyatro temelli olduğunu da göz ardı etmemek gerek bu durumda− tek kişilik bir oyunda doğaçlama tiratlarını sahnelerlermişçesine dile gelen karakterler gözümüzün önünde canlanıyor. Akıp gidiyor Kaçar’ın kurguladığı dil, o karakterlerini iyi tanıyor, onları zorlamıyor.

Toplumsal cinsiyet normlarının kadın-oluş üzerindeki etkilerini sorgulayan Kaçar, oldukça başarılı bir ilk roman olan Kabuk’uyla adını çok kısa sürede duyurmayı başardı. Hem kapak tasarımı hem de edisyon açısından oldukça başarılı bir çalışma olan Kabuk, Sel Yayıncılık etiketiyle raflarda okurunu bekliyor.