“Modern” bir kent olarak İstanbul’un, geçirdiği birkaç belli evrenin ardından, bugünkü kimliğini edindiği söylenebilir. Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla ve 1930’larla birlikte, kentte zamanın muhafazakârlarını öfkelendiren bir mimari değişim yaşanmıştı. Bu, Avrupa’da türlü farklı isimler altında tezahür eden ve bizde, halkın biraz da alaycılıkla vurguladığı “kübik” sıfatına mazhar olan yeni mimarlık, beraberinde bütün eksikleri ve Tanzimat’tan beri yaşanan sıkıntılarla, yeni bir tarz-ı hayat getirmiştir. Aslında buna karşı gelişmekte olan tepkilerin sadece muhafazakârlardan geldiğini düşünmek hatalı olur. Zamanın “bohem” kalemlerinden, henüz ne maneviyatçılığa ne de Nazizm’e bulaşmış olan Peyami Safa, 1936’da Yedigün’de yayımladığı “Bizde ve Avrupa’da Kübik” yazısında, İstanbul’u ele geçirdiğinden yakındığı bu yeni zevki, kentin doğal yerleşim dokusunun temel unsuru olan ahşap evleri kül eden İstanbul yangınlarından bile daha tehlikeli bulduğunu belirtir (Peyami Safa’nın o yıllarda nasıl bir hayat yaşadığını öğrenmek için iki kaynak: gönül rahatlığıyla okunabilecek olan, Fikret Adil’in Asmalımescit 74’ü ile anlattıklarının bazılarına temkinle yaklaşılması gereken Necip Fazıl Kısakürek’in Bâbıali’sidir). Yeni medeniyet ve yanında getirdiği yeni tarz-ı hayata aslında İstanbul yabancı değildi, en azından geçen asrın ortalarından beri, Avrupa’daki olup biteni izlemeye ve takip etmeye (ama daha fazlasına değil) meraklı bir sınıf vardır kentte. Türlü çeşitleriyle “modern” olanın kente girişi de 1920’lere denk gelmiştir. Talimhane bunun iyi bir örneğidir. Küçük bir “Art Deco mahallesi” sayılabilecek ve bu özelliğini de uzun süre korumuş olan bu bölge, bir süredir bu benzersiz niteliğini yitirmiş durumda. Seyfi Arkan’ın 1939’da inşa ettiği Ayhan Apartmanı uzun süre dayanmış, ancak Beyoğlu’nun dönüştürülmesi tasarılarıyla uyumlu bir biçimde, çok yakın bir zamanda, 2004’te yıkılmıştır (“eskisine sadık kalınarak” yerine dikilen yapınınsa, Arkan’ın yapısıyla nerdeyse ilgisi yok gibidir). 1920’ler ve 1930’lar boyunca sadece Taksim’de veya Talimhane’de değil, Şişli’de ve Cihangir’de, Kadıköy’de ve Büyükada’da, hatta Fatih’te bile bu binalara tesadüf edilir olmuştur. Senelere yayılan bu büyük dönüşüm, hayata dair gündelik alışkanlıkları da değiştirmiştir. En basitinden, kalabalık ailelerin içinde yaşadıkları konak veya köşkler bu devirle birlikte ortadan kalkmaya başlamış ve yerlerini, müstakil daireler şeklinde inşa edilmiş birimlerden oluşan “kira evleri”ne bırakmıştır; bu, çekirdek aileye geçişi işaret eden önemli bir detaydır. Bu yeni yerleşim düzeni, yeni vakit geçirme vasıtaları, yeni eğlence anlayışı tuhaf ve girift bir kütle olarak, Haliç’in iki yakasında da karşılık bulur. Ancak birinde öfkeyle izlenirken, diğerinde tadı çıkarılır, keyfi sürülür. Bu iki dünyada da yaşamaya çalışanlar vardır. Ancak onlar bu çifte sadakatin, kimlik krizi yaşanan toplumlarda uzun zaman devam ettirilemeyeceğini anlamışlardır (yine Peyami Safa’dan devam edeceğiz: Fatih Harbiye tam da bu krizi anlatan bir roman olarak, o dönem yazınında önemli yer tutar ve sonunda önerdiği çözüm de, bu kimlik krizine nereden baktığımıza göre değişebilecek bir nitelik taşır).

1950’lere kadar iyi kötü devam eden bu yerleşme düzeni ve ona bağlı olarak gelişmiş olan tarz-ı hayat, toplumsal yaşamda nasıl bir kırılma yaratmıştır? Daha geleneksel bir hayatı sürdüren çoğunlukla alafrangayı tercih edenler, bazen birbirleriyle karışarak, bazen uzak durarak, ancak yine de zorunlu karşılamalardan kaçınamayarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Refik Halid Karay’ın, yayımlandığı zaman Cumhuriyet’e ve inkılâplara karşı bir tavır taşıdığı düşüncesinden dolayı yasaklanan Deli isimli kısa oyununda karakterlerden, dünün mollası iken bugünün dans meraklısı, Türkçü ideolog Yakup Tekin’inki gibi ani dönüşümlerse, kuşkusuz halk kitlelerinde değil, siyasi ikbal peşinde koşanlarda sıkça görülen cinsten tuhaflıklardır. İki dünyada da yaşamayı beceremeyenler bir yana, Yakup Tekin gibiler, bir dünyadan diğerine ani ve sert, ancak muhakkaktır ki başarılı geçiş yapmayı becerip ödüllendirilenlerden olmuştur. 1920’lerin sonlarına doğru feslerin, yerini şapkalara bıraktığı İstanbul, kimi bakımlardan mütareke döneminden farklı sayılmayabilir. Esas büyük dönüşüm, bozkır ortasındaki bir taşra kentinden, asri bir payitahta evrilen Ankara’da yaşanacaktır.

1920’lerde İstanbul’un eğlence hayatındaki önemli bir değişimden, bu noktada bahsetmek gerekiyor: İstanbul’un caz çağının başlangıcından. New Orleans’taki erken caz denemelerinin tarihini 1890’lara kadar götürmek mümkündür, bu müziğin İstanbul’a girişiyse 1920’lerde gerçekleşmiştir. Kuşkusuz, Cumhuriyet öncesinde de kentte tiyatro, konser salonu, varyete vardır (1847 gibi erken bir tarihte Liszt’in İstanbul’a gelip konserler verdiği bilinir, daha başkaları da olmuştur) ancak kaçgöçün ortadan kaldırılmasının bir çeşit devlet politikası haline gelmesinden sonra, alafranga en asri musikinin icra edildiği bar ve gazinolara kadınlı erkekli girmeye başlamışlardır. Bu dönemde, Maksim’i İstanbul’un yeni asriliğinin, Cumhuriyet’in modernliğinin eski Osmanlı başkentindeki sembollerinden biri saymak mümkündür; bir yönüyle Cumhuriyet’in kurucularının görmek istediği bir asriliğe karşılık gelmektedir çünkü. Daima bir göçmenler kenti olmuş olan ve nereden gelirlerse gelsinler, bu insanlara kendi bünyesinde yeni bir hayat oluşturma imkânını veren İstanbul, bu defa da Amerikalı bir maceraperest, kurnaz bir girişimci ve en azından bir süre için iyi bir iş adamı olan Frederick Bruce Thomas’a kucak açmıştır. Bir köle ailesinin çocuğu olan Thomas, ABD’den Londra’ya kaçmış ve burada bir süre garsonluk yaparak hayatını kazanmış, sonrasındaysa o günlerde bir Amerikalının verebileceği en şaşırtıcı kararlardan birini alarak Rusya’ya yerleşmiştir. Moskova’da lokanta işleten ve hayli başarılı olan Thomas, 1917’deki devrimin ardından Moskova’yı terk eder. Söylemeye gerek var mı? Thomas’ın bir sonraki durağı İstanbul olur. Devrimin hemen ardından, Rusya’dan kaçmak zorunda kalan eski aristokratların ve askerlerin, ekâbirin arasına o da karışır. Bu muhacirlerin kentteki toplumsal hayat üzerinde dikkate değer değişimler meydana getirdiği bilinir, örneğin kentin gece hayatında kokainin yaygınlaşması, sıklıkla Rus muhacirlerinin varlığına bağlanır. Öte yandan Rus muhacirlerini, o güne dek denizle ilişkisini “deniz hamamı” üzerinden sürdüren İstanbul’a, plaj işletmeciliğini getiren kişiler olarak da hatırlamak mümkündür. “Rus melankolisi” adı verilen ve coşup taşan bir neşe halinden, ani bir ruh çöküntüsüne savrulmayı ifade eden terim, bu insanların aynı zamanda eğlence ve işrete düşkünlüğünü de göstermektedir; devrim sonrasının Rus muhacirleri, İstanbul’da sayısız lokanta, kulüp ve bar açmışlardır. Thomas da bu kervana katılmış ve Maksim’i kurmuştur.

Şüphe yok ki, Cumhuriyet’in ilanından ve inkılaplardan önce bile, kentte yavaş ama istikrarlı ve gözle görülür bir biçimde yaygınlaşan yeni tarz-ı hayat, bilhassa muhafazakâr ve gelenekçiler tarafından olumlu bir biçimde karşılanmamıştır. Onlara göre, Tanzimat’tan bu yana Osmanlı toplumunun geleneksel kurumları ortadan kalkmıştır ve bunların sorumlusu da, devrin pek sevilen deyişlerinden “Frenk mukallitliği”dir. Hal böyleyken, caz müziğinin kente girişinin nasıl karşılandığı tahmin edilebilir. Caz, bugün olduğunun aksine, oturup dinlenen bir müzik olmaktan ziyade, birlikte dansla eşlik edilen bir müziktir, dönemin gözde danslarının başında da fokstrot ve çarliston gelmektedir. Kadınla erkeğin yakın temasına dayanan bu dansların çoğunlukla içkinin verdiği bir rehavet havası içinde icra edildiği kulüpler, muhafazakârlar için İslam hilafetinin başkentinde gerçekleşiyor oluşu hasebiyle, ahlaksızlıktan da öte bir anlam taşımaktadır. Dönemin bazı yazarları, caza ve dansa duydukları büyük tepkiyi, kimi zaman ırkçı denebilecek şekilde dile getirmişlerdir. Rahatlıkla hakaretamiz denebilecek bu ifadelerin, caz orkestralarının çoğunluğunu teşkil eden zenci müzisyenlere yönelik olduğunu tahmin etmek de zor değildir. Yine de İstanbulluların bir kesimi için, bu kulüplerin ve oradaki eğlencenin vazgeçilmez bir yanı vardır. Bu yüzden Maksim uzun zamanlar boyunca dolup taşan bir kulüp olarak bilinmiştir.

Ne zaman ki Thomas’ın işleri eskisi kadar iyi gitmemeye başlar, o zaman kulübe olan ilgi azalır (ancak caz ve dans, Beyoğlu’nun başka yerlerindeki kulüplerde, aynı hararetle icra edilmekte ve karşılığını da bulmaktadır). Ödenmeyen borçlar ve kötüye giden sağlığı Thomas’ı sonunda yenecektir, 1928’de hapisteyken vefat eden bu son derece ilginç kişi, Feriköy Mezarlığı’na gömülmüştür. Bir önemli gelişme daha: 1929’daki Büyük Bunalım, iyi kötü liberal bir iktisat düzeni yerleştirmeye çalışan Türkiye gibi küçük ülkeleri derinden etkileyecektir, bunun yarattığı sarsıntı geniş toplum kesimlerinde hissedilecek ve eğlenceye ayrılan masrafın kısılması gerekecektir. 1920’lerin dans eden İstanbul’u şimdi yerine oturma hazırlığı içindedir, kuşkusuz dansa devam edenler de vardır. Ama onlar sayısı oldukça azdır.

Bunun ardından geçip giden 1930’lu yıllar… Ebedî Şef ’in dâr-ı bekâya irtihali ve hemen ertesi gün, İsmet İnönü’nün reis-i cumhur seçilmesiyle başlayan Millî Şef dönemi… İkincisinin patlayacağı, ilkinin ne şekilde sonuçlandığına bakılarak anlaşılabilecek olan bir yeni dünya savaşının alevlenmesi… Savaşa katılmaması çok zor olan, savaşa katılması ise kesin bir hezimet ve yıkım anlamına gelen Türkiye’nin Millî Şef ’in becerikli siyaseti sayesinde savaşın dışında kalmayı başarması… Savaşın sona ermesiyle rahatlayan, ancak Sovyet tehdidinin devamlılığından tedirgin olan Türkiye… Müttefik zaferiyle sona eren savaşın ardından, iki kutuplu bir dünyada, Türkiye’nin seçimini SSCB olmadığı en korunaklı yerde, yani muzaffer Batı demokrasilerinin yanında yapma telaşı… 1946’da gerçek anlamıyla ilk kez yapılan seçimler (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı saymaya gerek yok, bunlar toplumda karşılığı olan, ancak devam etmeyeceği de açıkça bilinen siyasi teşebbüslerdi) ve yine CHP’den kopan bir hizbin oluşturduğu DP’nin meclisteki varlığı… 4 sene sonraysa, Millî Şef ’in devrilişi ve “Demokrasi Bayramı”…

Ve 1950’li yıllar, ciddi değişimlerin gözlemlendiği yıllardır. Bu dönem, Türkiye’nin ciddi bir sanayileşme evresi yaşadığı ilk dönemdir ve bu durum köylerden kentlere büyük çaplı göçlerin de yolunu açmıştır. Gerçek anlamda Türkiye toplumunun sınıflı bir toplum olmaya en yakın olduğu dönem de bu dönemdir. Anadolu’nun taşrasından gelmiş, fabrikada çalışan ve fabrika yakınlarındaki arazilere yerleşen emekçiler, bir çeşit proletarya teşkil etmişlerdir. Bu kişiler yavaş ama kesin bir biçimde kentin yüzünü değiştirmeye başlayacak olan kesimdir. Henüz Orhan Gencebay da, “minibüs müziği” de ortada olmasa da özellikle 1940’larda çok sevilmiş Mısır filmlerinin müziklerini temel alan yeni bir müzik, sağda solda duyulur. Ancak bu müzik, arabesk kavramının 1970’lerde ifade ettiği sınıfsal ayrımı bünyesinde henüz barındırmaz. Suat Sayın’ın, Şükran Ay’ın şarkıları Taşlıtarla’nın kahvelerinde de çalınır; Beşiktaş’ın gazinolarında da. Adı konmamış bir değişim yaşanmaktadır; tramvaylarda, otobüslerde veya düpedüz yollarda, “Buradan başka İstanbul yok” sözü giderek daha sık duyulur. Caz kulüpleri varlığını sürdürür, ancak tezahür eden yeni bir zengin takımının caza iltifat edecek hali yoktur. Onlar göbek havalarına, bazen kantolara ama çoklukla alaturka saza iltifat etmektedirler. 1950’lerin filmlerinde dansözlerin göbek attığı sahneler, bu yeni gelişmenin niteliği hakkında bilgi vermektedir. Leyla Sayar gibi Yeşilçam’ın vamp kadınlarından biri dansözlüğe başlamış, meslekten yetişme diyebileceğimiz Aysel Tanju, Ayşe Nana gibi isimler sahnelerin aranılan yıldızları olmuşlardır. Bu durumun sembolik bir anlamı da vardır: sermaye el değiştirmiştir. Eğlence hayatının belirleyici unsurları da, sermayeyi elinde bulunduran yeni zenginlerin arzuları ölçüsünde şekillenmektedir. Elbette İstanbul’un kendine özgü töresini benimseyenler de vardır, ancak gelenlerin az bir kısmı buna uyar; genel eğilim o töreyi değiştirmek ve yeniden şekillendirmektir. Türkiye, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte kapitalizme katılmaya çalışmaktadır; onun en iyi ve en kötü özelliklerini (çoklukla da en kötülerini, çünkü tarihi ve iktisadi yapısı, Türkiye’nin, kapitalizme, Avrupa ülkelerinin çoğunda olduğu gibi mutlak bir katılımı da mümkün kılmamaktadır) yaşamaya başlar. Bunun sonuçlarının da günümüze kadar geldiğini söyleyebiliriz, Türkiye’nin egemen popüler kültüründe baskın olan renk neyse, ona karakterini veren tohumlar bu dönemin eseridir. Kuşkusuz, bu kendi başına kötü bir şey değildir, “ortalama zevk” denen olgunun basitliği ve iyi kötü devamlılığı olan bir estetik birikimin bayağılaşmasıdır. Bu da, dünden yarına kolaylıkla değişmez, eski haline de dönmez. Dönmesi gerekiyor mu, böylesi bir hareket tarihin akışına ve toplumların gelişimine uygun mudur, gerçekçi midir? Bunlar da sorulması gereken diğer sorulardır. Yapılması gereken, bir zamanlar bu kente ve onun kültürüne en hususi renklerini veren ne varsa, onları bilmeye çalışmaktır. Günün birinde İstanbulluların hepsinin Mesud Cemil veya Bimen Şen dinlemeye başlayacağı umulduğundan değil, Mesud Cemil de Bimen Şen de bir dönemin en zarif ve değerli musikisini yarattığı için. Fakat yaşadıkları zamanlarda bu isimleri bile Osmanlı musiki geleneğini bulandırmış kişiler diye görenler mevcuttur (eski Bâbıali’nin tutucu kalemlerinden Ref ’i Cevad Ulunay’ın Hamiyet Yüceses’e Mevlevi musikisi ve şiirini içkili gazinolara düşürmek ithamıyla ağır bir biçimde sataşıp, Yüceses’ten kibar ama kesin bir cevap alışını hatırlayalım). Yarına kimin kalacağını, öteki gün kimlerin “saf ”, kimlerin “yoz” olarak nitelendirileceğini biz bugünden nasıl bilebiliriz? Hayat bizleri şaşırtmaya devam edecektir.