Connect with us

Kıyı Köşe

İstanbul’da Değişen Tarz-ı Hayat

Yayınlanma

Tarih:

“Modern” bir kent olarak İstanbul’un, geçirdiği birkaç belli evrenin ardından, bugünkü kimliğini edindiği söylenebilir. Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla ve 1930’larla birlikte, kentte zamanın muhafazakârlarını öfkelendiren bir mimari değişim yaşanmıştı. Bu, Avrupa’da türlü farklı isimler altında tezahür eden ve bizde, halkın biraz da alaycılıkla vurguladığı “kübik” sıfatına mazhar olan yeni mimarlık, beraberinde bütün eksikleri ve Tanzimat’tan beri yaşanan sıkıntılarla, yeni bir tarz-ı hayat getirmiştir. Aslında buna karşı gelişmekte olan tepkilerin sadece muhafazakârlardan geldiğini düşünmek hatalı olur. Zamanın “bohem” kalemlerinden, henüz ne maneviyatçılığa ne de Nazizm’e bulaşmış olan Peyami Safa, 1936’da Yedigün’de yayımladığı “Bizde ve Avrupa’da Kübik” yazısında, İstanbul’u ele geçirdiğinden yakındığı bu yeni zevki, kentin doğal yerleşim dokusunun temel unsuru olan ahşap evleri kül eden İstanbul yangınlarından bile daha tehlikeli bulduğunu belirtir (Peyami Safa’nın o yıllarda nasıl bir hayat yaşadığını öğrenmek için iki kaynak: gönül rahatlığıyla okunabilecek olan, Fikret Adil’in Asmalımescit 74’ü ile anlattıklarının bazılarına temkinle yaklaşılması gereken Necip Fazıl Kısakürek’in Bâbıali’sidir). Yeni medeniyet ve yanında getirdiği yeni tarz-ı hayata aslında İstanbul yabancı değildi, en azından geçen asrın ortalarından beri, Avrupa’daki olup biteni izlemeye ve takip etmeye (ama daha fazlasına değil) meraklı bir sınıf vardır kentte. Türlü çeşitleriyle “modern” olanın kente girişi de 1920’lere denk gelmiştir. Talimhane bunun iyi bir örneğidir. Küçük bir “Art Deco mahallesi” sayılabilecek ve bu özelliğini de uzun süre korumuş olan bu bölge, bir süredir bu benzersiz niteliğini yitirmiş durumda. Seyfi Arkan’ın 1939’da inşa ettiği Ayhan Apartmanı uzun süre dayanmış, ancak Beyoğlu’nun dönüştürülmesi tasarılarıyla uyumlu bir biçimde, çok yakın bir zamanda, 2004’te yıkılmıştır (“eskisine sadık kalınarak” yerine dikilen yapınınsa, Arkan’ın yapısıyla nerdeyse ilgisi yok gibidir). 1920’ler ve 1930’lar boyunca sadece Taksim’de veya Talimhane’de değil, Şişli’de ve Cihangir’de, Kadıköy’de ve Büyükada’da, hatta Fatih’te bile bu binalara tesadüf edilir olmuştur. Senelere yayılan bu büyük dönüşüm, hayata dair gündelik alışkanlıkları da değiştirmiştir. En basitinden, kalabalık ailelerin içinde yaşadıkları konak veya köşkler bu devirle birlikte ortadan kalkmaya başlamış ve yerlerini, müstakil daireler şeklinde inşa edilmiş birimlerden oluşan “kira evleri”ne bırakmıştır; bu, çekirdek aileye geçişi işaret eden önemli bir detaydır. Bu yeni yerleşim düzeni, yeni vakit geçirme vasıtaları, yeni eğlence anlayışı tuhaf ve girift bir kütle olarak, Haliç’in iki yakasında da karşılık bulur. Ancak birinde öfkeyle izlenirken, diğerinde tadı çıkarılır, keyfi sürülür. Bu iki dünyada da yaşamaya çalışanlar vardır. Ancak onlar bu çifte sadakatin, kimlik krizi yaşanan toplumlarda uzun zaman devam ettirilemeyeceğini anlamışlardır (yine Peyami Safa’dan devam edeceğiz: Fatih Harbiye tam da bu krizi anlatan bir roman olarak, o dönem yazınında önemli yer tutar ve sonunda önerdiği çözüm de, bu kimlik krizine nereden baktığımıza göre değişebilecek bir nitelik taşır).

1950’lere kadar iyi kötü devam eden bu yerleşme düzeni ve ona bağlı olarak gelişmiş olan tarz-ı hayat, toplumsal yaşamda nasıl bir kırılma yaratmıştır? Daha geleneksel bir hayatı sürdüren çoğunlukla alafrangayı tercih edenler, bazen birbirleriyle karışarak, bazen uzak durarak, ancak yine de zorunlu karşılamalardan kaçınamayarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Refik Halid Karay’ın, yayımlandığı zaman Cumhuriyet’e ve inkılâplara karşı bir tavır taşıdığı düşüncesinden dolayı yasaklanan Deli isimli kısa oyununda karakterlerden, dünün mollası iken bugünün dans meraklısı, Türkçü ideolog Yakup Tekin’inki gibi ani dönüşümlerse, kuşkusuz halk kitlelerinde değil, siyasi ikbal peşinde koşanlarda sıkça görülen cinsten tuhaflıklardır. İki dünyada da yaşamayı beceremeyenler bir yana, Yakup Tekin gibiler, bir dünyadan diğerine ani ve sert, ancak muhakkaktır ki başarılı geçiş yapmayı becerip ödüllendirilenlerden olmuştur. 1920’lerin sonlarına doğru feslerin, yerini şapkalara bıraktığı İstanbul, kimi bakımlardan mütareke döneminden farklı sayılmayabilir. Esas büyük dönüşüm, bozkır ortasındaki bir taşra kentinden, asri bir payitahta evrilen Ankara’da yaşanacaktır.

1920’lerde İstanbul’un eğlence hayatındaki önemli bir değişimden, bu noktada bahsetmek gerekiyor: İstanbul’un caz çağının başlangıcından. New Orleans’taki erken caz denemelerinin tarihini 1890’lara kadar götürmek mümkündür, bu müziğin İstanbul’a girişiyse 1920’lerde gerçekleşmiştir. Kuşkusuz, Cumhuriyet öncesinde de kentte tiyatro, konser salonu, varyete vardır (1847 gibi erken bir tarihte Liszt’in İstanbul’a gelip konserler verdiği bilinir, daha başkaları da olmuştur) ancak kaçgöçün ortadan kaldırılmasının bir çeşit devlet politikası haline gelmesinden sonra, alafranga en asri musikinin icra edildiği bar ve gazinolara kadınlı erkekli girmeye başlamışlardır. Bu dönemde, Maksim’i İstanbul’un yeni asriliğinin, Cumhuriyet’in modernliğinin eski Osmanlı başkentindeki sembollerinden biri saymak mümkündür; bir yönüyle Cumhuriyet’in kurucularının görmek istediği bir asriliğe karşılık gelmektedir çünkü. Daima bir göçmenler kenti olmuş olan ve nereden gelirlerse gelsinler, bu insanlara kendi bünyesinde yeni bir hayat oluşturma imkânını veren İstanbul, bu defa da Amerikalı bir maceraperest, kurnaz bir girişimci ve en azından bir süre için iyi bir iş adamı olan Frederick Bruce Thomas’a kucak açmıştır. Bir köle ailesinin çocuğu olan Thomas, ABD’den Londra’ya kaçmış ve burada bir süre garsonluk yaparak hayatını kazanmış, sonrasındaysa o günlerde bir Amerikalının verebileceği en şaşırtıcı kararlardan birini alarak Rusya’ya yerleşmiştir. Moskova’da lokanta işleten ve hayli başarılı olan Thomas, 1917’deki devrimin ardından Moskova’yı terk eder. Söylemeye gerek var mı? Thomas’ın bir sonraki durağı İstanbul olur. Devrimin hemen ardından, Rusya’dan kaçmak zorunda kalan eski aristokratların ve askerlerin, ekâbirin arasına o da karışır. Bu muhacirlerin kentteki toplumsal hayat üzerinde dikkate değer değişimler meydana getirdiği bilinir, örneğin kentin gece hayatında kokainin yaygınlaşması, sıklıkla Rus muhacirlerinin varlığına bağlanır. Öte yandan Rus muhacirlerini, o güne dek denizle ilişkisini “deniz hamamı” üzerinden sürdüren İstanbul’a, plaj işletmeciliğini getiren kişiler olarak da hatırlamak mümkündür. “Rus melankolisi” adı verilen ve coşup taşan bir neşe halinden, ani bir ruh çöküntüsüne savrulmayı ifade eden terim, bu insanların aynı zamanda eğlence ve işrete düşkünlüğünü de göstermektedir; devrim sonrasının Rus muhacirleri, İstanbul’da sayısız lokanta, kulüp ve bar açmışlardır. Thomas da bu kervana katılmış ve Maksim’i kurmuştur.

Şüphe yok ki, Cumhuriyet’in ilanından ve inkılaplardan önce bile, kentte yavaş ama istikrarlı ve gözle görülür bir biçimde yaygınlaşan yeni tarz-ı hayat, bilhassa muhafazakâr ve gelenekçiler tarafından olumlu bir biçimde karşılanmamıştır. Onlara göre, Tanzimat’tan bu yana Osmanlı toplumunun geleneksel kurumları ortadan kalkmıştır ve bunların sorumlusu da, devrin pek sevilen deyişlerinden “Frenk mukallitliği”dir. Hal böyleyken, caz müziğinin kente girişinin nasıl karşılandığı tahmin edilebilir. Caz, bugün olduğunun aksine, oturup dinlenen bir müzik olmaktan ziyade, birlikte dansla eşlik edilen bir müziktir, dönemin gözde danslarının başında da fokstrot ve çarliston gelmektedir. Kadınla erkeğin yakın temasına dayanan bu dansların çoğunlukla içkinin verdiği bir rehavet havası içinde icra edildiği kulüpler, muhafazakârlar için İslam hilafetinin başkentinde gerçekleşiyor oluşu hasebiyle, ahlaksızlıktan da öte bir anlam taşımaktadır. Dönemin bazı yazarları, caza ve dansa duydukları büyük tepkiyi, kimi zaman ırkçı denebilecek şekilde dile getirmişlerdir. Rahatlıkla hakaretamiz denebilecek bu ifadelerin, caz orkestralarının çoğunluğunu teşkil eden zenci müzisyenlere yönelik olduğunu tahmin etmek de zor değildir. Yine de İstanbulluların bir kesimi için, bu kulüplerin ve oradaki eğlencenin vazgeçilmez bir yanı vardır. Bu yüzden Maksim uzun zamanlar boyunca dolup taşan bir kulüp olarak bilinmiştir.

Ne zaman ki Thomas’ın işleri eskisi kadar iyi gitmemeye başlar, o zaman kulübe olan ilgi azalır (ancak caz ve dans, Beyoğlu’nun başka yerlerindeki kulüplerde, aynı hararetle icra edilmekte ve karşılığını da bulmaktadır). Ödenmeyen borçlar ve kötüye giden sağlığı Thomas’ı sonunda yenecektir, 1928’de hapisteyken vefat eden bu son derece ilginç kişi, Feriköy Mezarlığı’na gömülmüştür. Bir önemli gelişme daha: 1929’daki Büyük Bunalım, iyi kötü liberal bir iktisat düzeni yerleştirmeye çalışan Türkiye gibi küçük ülkeleri derinden etkileyecektir, bunun yarattığı sarsıntı geniş toplum kesimlerinde hissedilecek ve eğlenceye ayrılan masrafın kısılması gerekecektir. 1920’lerin dans eden İstanbul’u şimdi yerine oturma hazırlığı içindedir, kuşkusuz dansa devam edenler de vardır. Ama onlar sayısı oldukça azdır.

Bunun ardından geçip giden 1930’lu yıllar… Ebedî Şef ’in dâr-ı bekâya irtihali ve hemen ertesi gün, İsmet İnönü’nün reis-i cumhur seçilmesiyle başlayan Millî Şef dönemi… İkincisinin patlayacağı, ilkinin ne şekilde sonuçlandığına bakılarak anlaşılabilecek olan bir yeni dünya savaşının alevlenmesi… Savaşa katılmaması çok zor olan, savaşa katılması ise kesin bir hezimet ve yıkım anlamına gelen Türkiye’nin Millî Şef ’in becerikli siyaseti sayesinde savaşın dışında kalmayı başarması… Savaşın sona ermesiyle rahatlayan, ancak Sovyet tehdidinin devamlılığından tedirgin olan Türkiye… Müttefik zaferiyle sona eren savaşın ardından, iki kutuplu bir dünyada, Türkiye’nin seçimini SSCB olmadığı en korunaklı yerde, yani muzaffer Batı demokrasilerinin yanında yapma telaşı… 1946’da gerçek anlamıyla ilk kez yapılan seçimler (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı saymaya gerek yok, bunlar toplumda karşılığı olan, ancak devam etmeyeceği de açıkça bilinen siyasi teşebbüslerdi) ve yine CHP’den kopan bir hizbin oluşturduğu DP’nin meclisteki varlığı… 4 sene sonraysa, Millî Şef ’in devrilişi ve “Demokrasi Bayramı”…

Ve 1950’li yıllar, ciddi değişimlerin gözlemlendiği yıllardır. Bu dönem, Türkiye’nin ciddi bir sanayileşme evresi yaşadığı ilk dönemdir ve bu durum köylerden kentlere büyük çaplı göçlerin de yolunu açmıştır. Gerçek anlamda Türkiye toplumunun sınıflı bir toplum olmaya en yakın olduğu dönem de bu dönemdir. Anadolu’nun taşrasından gelmiş, fabrikada çalışan ve fabrika yakınlarındaki arazilere yerleşen emekçiler, bir çeşit proletarya teşkil etmişlerdir. Bu kişiler yavaş ama kesin bir biçimde kentin yüzünü değiştirmeye başlayacak olan kesimdir. Henüz Orhan Gencebay da, “minibüs müziği” de ortada olmasa da özellikle 1940’larda çok sevilmiş Mısır filmlerinin müziklerini temel alan yeni bir müzik, sağda solda duyulur. Ancak bu müzik, arabesk kavramının 1970’lerde ifade ettiği sınıfsal ayrımı bünyesinde henüz barındırmaz. Suat Sayın’ın, Şükran Ay’ın şarkıları Taşlıtarla’nın kahvelerinde de çalınır; Beşiktaş’ın gazinolarında da. Adı konmamış bir değişim yaşanmaktadır; tramvaylarda, otobüslerde veya düpedüz yollarda, “Buradan başka İstanbul yok” sözü giderek daha sık duyulur. Caz kulüpleri varlığını sürdürür, ancak tezahür eden yeni bir zengin takımının caza iltifat edecek hali yoktur. Onlar göbek havalarına, bazen kantolara ama çoklukla alaturka saza iltifat etmektedirler. 1950’lerin filmlerinde dansözlerin göbek attığı sahneler, bu yeni gelişmenin niteliği hakkında bilgi vermektedir. Leyla Sayar gibi Yeşilçam’ın vamp kadınlarından biri dansözlüğe başlamış, meslekten yetişme diyebileceğimiz Aysel Tanju, Ayşe Nana gibi isimler sahnelerin aranılan yıldızları olmuşlardır. Bu durumun sembolik bir anlamı da vardır: sermaye el değiştirmiştir. Eğlence hayatının belirleyici unsurları da, sermayeyi elinde bulunduran yeni zenginlerin arzuları ölçüsünde şekillenmektedir. Elbette İstanbul’un kendine özgü töresini benimseyenler de vardır, ancak gelenlerin az bir kısmı buna uyar; genel eğilim o töreyi değiştirmek ve yeniden şekillendirmektir. Türkiye, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte kapitalizme katılmaya çalışmaktadır; onun en iyi ve en kötü özelliklerini (çoklukla da en kötülerini, çünkü tarihi ve iktisadi yapısı, Türkiye’nin, kapitalizme, Avrupa ülkelerinin çoğunda olduğu gibi mutlak bir katılımı da mümkün kılmamaktadır) yaşamaya başlar. Bunun sonuçlarının da günümüze kadar geldiğini söyleyebiliriz, Türkiye’nin egemen popüler kültüründe baskın olan renk neyse, ona karakterini veren tohumlar bu dönemin eseridir. Kuşkusuz, bu kendi başına kötü bir şey değildir, “ortalama zevk” denen olgunun basitliği ve iyi kötü devamlılığı olan bir estetik birikimin bayağılaşmasıdır. Bu da, dünden yarına kolaylıkla değişmez, eski haline de dönmez. Dönmesi gerekiyor mu, böylesi bir hareket tarihin akışına ve toplumların gelişimine uygun mudur, gerçekçi midir? Bunlar da sorulması gereken diğer sorulardır. Yapılması gereken, bir zamanlar bu kente ve onun kültürüne en hususi renklerini veren ne varsa, onları bilmeye çalışmaktır. Günün birinde İstanbulluların hepsinin Mesud Cemil veya Bimen Şen dinlemeye başlayacağı umulduğundan değil, Mesud Cemil de Bimen Şen de bir dönemin en zarif ve değerli musikisini yarattığı için. Fakat yaşadıkları zamanlarda bu isimleri bile Osmanlı musiki geleneğini bulandırmış kişiler diye görenler mevcuttur (eski Bâbıali’nin tutucu kalemlerinden Ref ’i Cevad Ulunay’ın Hamiyet Yüceses’e Mevlevi musikisi ve şiirini içkili gazinolara düşürmek ithamıyla ağır bir biçimde sataşıp, Yüceses’ten kibar ama kesin bir cevap alışını hatırlayalım). Yarına kimin kalacağını, öteki gün kimlerin “saf ”, kimlerin “yoz” olarak nitelendirileceğini biz bugünden nasıl bilebiliriz? Hayat bizleri şaşırtmaya devam edecektir.

1984 senesinde İstanbul’da doğdu. Kadıköy Saint Joseph Lisesi’nde ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde okudu. Halen aynı kurumun Fen-Edebiyat Fakültesi’ne bağlı Sanat Tarihi Bölümü’nde görevlidir. İlgi alanları arasında Oryantalizm, Osmanlı modernleşmesi, Cumhuriyet dönemi kültür ve sanat hayatı, modernleşme ve Türk mimarlığı gibi konular var.

Okumaya Devam Et
Yorumlara Göz At

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kıyı Köşe

Karaköy Sahilinde Yok Olan Tarih: Galata Yolcu Salonu

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

Beşiktaş ile Karaköy arasındaki sahil şeridinde ufak bir gezintiye çıkalım;
imparatorluktan cumhuriyete, mimarlığımızın son asırlardaki gelişmelerinin izlenebileceği bir sahadır burası. Beşiktaş’tan başlarsak, Ali Talat Bey’in Birinci Ulusal Mimarlık akımı etkisinde Beşiktaş Vapur İskelesi; Beşiktaş ile Kabataş arasına yayılan ve Selâtin-i Âl-i Osman’dan Cumhuriyet’in bânisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, Türk siyasi tarihinin kudretli yöneticilerini ağırlayan Dolmabahçe Sarayı (Nikoğos Balyan ve Garabet Amira Balyan eseri); Kabataş’ı geçince de asırların mimarlık dehası Sinan’ın geç dönem eserlerinden Fındıklı Molla Çelebi Camii bulunur. Daha ileride, şimdi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Fındıklı yerleşkesi olan eski Meclis-i Mebusân binası, yani Cemile Sultan Sarayı görülüyor.[1] Daima Karaköy istikametindeyiz; yine MSGSÜ’ye bağlı bir birim olarak hizmet veren Tophane Mecidiye Kasrı karşımıza çıkacak; mutantan saat kulesiyle dikkat çeken Tophane Kışlası da yıkılmadan önce bu bölgedeydi.[2] Kışla, şimdi MSGSÜ tarafından kullanılmakta olan Tophane-i Âmire, kimilerine fazla şatafatlı gelecek Barok bir zevkin ürünü Nusretiye Camii ve ilerideki Tophane Çeşmesi’yle beraber, Pera’nın eteklerinde İslamî iktidarın güç gösterisi gibi.[3] Daha ötedeki Kılıç Ali Paşa Camii ise Sinan’ın ileri yaşında bile mimarlık sanatının şaheserlerine dönüp baktığının kanıtıdır (bu yapı Ayasofya’nın yeniden yorumlanmış bir biçimidir). Kemeraltı Caddesi boyunca ilerleyelim; solda Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Ortodoks Kilisesi, yolun karşısında neredeyse aynı hizada Galata Rum Okulu’nun Antik mimarlıktan mülhem sütunları ve üçgen alınlıklarıyla süslü, Neo-Helenistik binası var. Yine aynı tarafta, Cizvitlerce[4] kurulup Lazaristlere[5] devredilen Saint Benoit Fransız Lisesi’ni göreceğiz; okulun kendi yapısından çok daha etkileyici olan şapelinin temelleri 1427’de atılmıştır. Bu yapı, okula adını veren Aziz Benedikt’e ve Bakire Meryem’e (Latince ‘Sancta Maria de Misericordia’, yani şefkâti bol olan Meryem) adanmış bir Katolik kilisesidir; içinde sonsuz uykusunu uyumakta olanların en ilginci de Ferencz Rakoczi idi.[6]

Bu hizaya geldikten sonra duralım ve Cizvit okulunun hemen karşısındaki Maliye Caddesi’ne sapalım; dümdüz ilerlediğimiz takdirde, ayaklarımız bizi Galata Yolcu Salonu’na (yahut da Karaköy Yolcu Salonu’na) götürecektir. Bu salonun önemi büyük –zira birçok bakımdan− on yılda on beş milyon genci yaratan genç Cumhuriyet’in, karaların bittiği yerde başlayan suların üzerinden, kendisinin de artık bir parçası olduğunu düşündüğü asrî dünyaya ulaşması hayâlinin somutlaştığı yapıdır Galata Yolcu Salonu. İnşasının, Kabotaj Kanunu ile de oldukça yakından ilgisi vardır. Neden mi? Bilenler bilir; özellikle 19. asırda, maharetli bir idâreci olan II. Abdülhamid’in ancak yavaşlatabildiği, ortadan kaldıramadığı çöküşün artık önüne geçilemiyordu. Osmanlı Devleti’nin, iktisadî olarak Avrupa devletlerine ancak pazar olabildiği bu dönemin yıkıcı etkisi, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki zorlu hamlelerle giderilmeye çalışılmıştır. Kabotaj kanunu, deniz taşımacılığının açıkça milli egemenliği tesis eden Cumhuriyet tarafından sahiplenilmesini temsil eder; Türk karasularında yolcu ve mal taşımak, artık sadece Türk yurttaşlarına verilecek bir imtiyazdı. Asırlar sonra, Barbaros’un torunları, kendi sularına başlarını eğmeden yeniden çıkabiliyorlardı ancak bu defa savaşmak için değil; hakları olduğu üzere, kendi yolcularını ve mallarını, sakınmadan taşıyabilmek için. 1926’da uygulanmaya başlayan bu yasanın onuru, genç Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir; Galata Yolcu Salonu, uzunca süredir yabancılara devredilmiş olan ve Cumhuriyet tarafından geri alınmış bir ulusal hakkın somutlaşmasıdır.

Böylesine sembolik bir önemi olan yapının öyküsüne gelince: 1935 senesinde, İstanbul Limanı Yolcu Salonu Müsabakası adında bir yarışma düzenlenmişti; yarışmanın adı, gayesini tarif eder niteliktedir. Amaç, deniz yolcuğu yapanların kente adım attığı noktada, genç Cumhuriyet’in asrî niteliğini teşhir eden, anıtsal bir yapının inşa edilmesiydi. Bu, yeni hayatın yaşandığı yeni kente fiilen giriş yapanları karşılayan bir yapı olmalıydı; ezcümle, ‘asrî’ bir yapı. Dönem, şimdi geriye dönüp baktığımızda ‘modern’ olarak adlandırdığımız bir tavrın ve onun biçimlerinden biri olan Art Déco’nun Avrupa’da ve ABD’de büyük yaygınlık kazandığı bir dönemdi. Art Déco, modern hayatın gündelik olana dönük yüzünü yansıtan bir biçimsel içeriğe sahip olduğundan ötürü, ona dair görsel dağarcık, sıklıkla sinemalarda veya dükkân vitrinlerinde, otobüslerde yahut otel lobilerinde ortaya çıkmıştır. Bu, modern bir toplum olmanın gereklerinden ikisiyle örtüşen yeni bir yaklaşımı muştuluyordu: çağdaşlık ve tüketim. Art Déco, her ikisini de kucaklayan biçimi ve içeriğiyle, kamusal bir temsilin ve karşılaşmanın mümkün olduğu alanlarda, dönemin estetik açıdan en rafine sayabileceğimiz ürünlerindeki modern söylemin kavramsal dilini belirlemiştir. Müsabakayı kazanan proje, Akademili genç ve parlak mimar Rebii Gorbon’un, Yüksek Mühendis Mektebi[7] hocalarından Georges Débes ile birlikte hazırladığı öneriydi ve modernizm ile Art Déco arasındaki ilişkilerin niteliğinin iyice karmaşık bir hâl aldığı Türkiye gibi bir ülkede, her iki tavrın arakesitinde sayılabilecek, olgun bir karakter taşıyordu. Özellikle aynı dönemlerde ABD’de gözlemlenebilen ve bu tarzın daha ağır, bezemeye daha çok önem veren, şatafatlı örneklerine karşılık, İstanbul’daki Art Déco yapıların çoğunda olduğu gibi, ölçülü ve zariftir. Modern mimarlığın, o dönemdeki belirgin sorunlarından birisi olan kütlesellik meselesi, bu yapıda dengeli bir biçimde çözümlenmiştir; anıtsallık, hantallığın tuzağına düşmekten kurtarılmıştır (Art Déco’nun bir önemli özelliği de buydu aslında – kütleselliği vurgularken, zarafeti büsbütün kaybetmemek).

Bu modern yapının, İstanbul’un yakın dönem tarihinde kendine özgü bir yeri vardır. Ünlü Liman Lokantası, bu yapının içinde bulunuyordu; burasının gece de açık oluşu, Beyoğlu nahiyesinin geç saatlerde de hizmet veren, kaliteli bir lokanta ihtiyacını karşılamıştır. 1950’de iktidar değişikliği olduğunda, yeni iktidarın seçkinleri (ki aslında çoğu da eski iktidarın kadrolarının içinden çıkmışlardı) için de Liman Lokantası sıklıkla devam edilen bir kurum oldu, ayrıca Bankalar bölgesi ve Karaköy’de ticari faaliyetin yoğunlaştığı diğer bölgelere yakın oluşundan dolayı, ‘iş bitirilen’ yerlerin başında geliyordu. Bütün bunların haricinde Liman Lokantası, dolayısıyla da Galata Yolcu Salonu, 1944 Türkiye İktisat Kongresi gibi liberal girişimlere de sahne oluşuyla önem taşır; bu kongreye katılanların bir kısmı, daha sonra Demokrat Parti’nin mebusları olarak TBMM’ye gireceklerdir; bu da Galata Yolcu Salonu’yla DP arasındaki bir diğer ilginç bağlantıdır.

Galata Yolcu Salonu, seneler boyunca kente deniz yoluyla gelenleri karşılayan yapıydı; bir bakıma, İstanbul’a denizden girişin kapısıydı. Elbette ki deniz ulaşımının yerine başka ulaşım yollarının geçmesiyle, özellikle de havacılık sektöründeki büyümeyle birlikte, Galata Yolcu Salonu’nu kullananların da sayısı azaldı ancak, bu durumun salonun işlevinin ortadan kalkmasına elbette yol açmadı. Daima deniz yolunu kullananlar vardı; bugün de varlar ve ileride de olacaklar. Bu sebeple, salonun ömrünü tamamladığını, işlevinin büsbütün sona erip ermediğini düşünmeliyiz; acaba artık ayakta kalamayacak kadar harap bir haldeydi de, o yüzden mi yıkılmasına karar verildi? Bu yapının varlığını sürdürmesi önem taşıyordu. Cumhuriyet’in altını çizdiği yeni hayatın, sadece onun da değil, kendi denizlerindeki trafiğe egemen bir Türkiye’nin temsili olan, önemli bir binaydı Galata Yolcu Salonu. Sahil şeridinde gerçekleştirilmesi istenen proje neyse, ona entegre edilerek ve eğer gerekirse yeniden işlevlendirilerek varlığını sürdürmesi bir çözüm olabilirdi. Bunun yerine, yapı yıkıldı ve ‘aslında uygun olarak yeniden inşa edileceği’ bildirildi. 1930’larda, yani Cumhuriyet’in erken döneminde inşa edilmiş yapılara revâ görülen bu aslına uygun inşa etme iddiasının, kendisinin grotesk bir parodisine nasıl dönüştüğünü, Talimhâne’deki Seyfi Arkan yapısı Ayhan Apartmanı’nın yıkılıp yeniden yapılma sürecinden sonra görmüştük – ortaya çıkan yapının, Arkan’ın tasarımıyla ilgisi yoktu; aksine, onun ancak alay konusu olabilecek, acıklı bir parodisiydi.[8] Galata Yolcu Salonu’nun benzer bir âkıbeti yaşamayacağını ummak istiyoruz.

Bu yazının son satırları kaleme alınırken, Galata Yolcu Salonu’nun biraz ilerisindeki Karaköy Paket Postanesi’nin de aniden yıkıldığı haberi geldi. Gerçek olduğuna inanmak istemediğimiz bu haberi maalesef bizzat Karaköy’e gidip, postanenin artık ayakta olmayışını görerek doğruladık. II. Abdülhamid dönemi yapısı olan (inşa tarihi 1907) Paket Postanesi, geçtiğimiz günlerde 1. derece tarihi eser olarak tescillenmiş, 20. asır başının mimari zevkinin İstanbul’daki ince örneklerinden sayabileceğimiz, az katlı ve yayvan genişleyen, son derece hoş bir yapıydı. Aslen Gümrük olarak hizmet vermek üzere inşa edilmiş, 1960’larda Paket Postanesi’ne verilmiş, bunun 1990’ların başında Topkapı’ya taşınması üzerine Denizcilik İşletmeleri’ne bağlı kurumlara devredilmişti. Böyle kalması, bu kurum tarafından kullanılması, tarihsel işlevine uygun olarak hayatına devam etmesi beklenirdi. Tarihsel devamlılık, bu topraklarda daima önemli bir sorun olagelmiştir; bu bağlamda, ister Osmanlı döneminin, isterse erken Cumhuriyet döneminin bir mimari yapısını muhafaza etmek, o bir türlü kuramadığımızdan yakındığımız devamlılığın kurulmasında önemli bir adım olabilirdi. Bu yapıyı o şekliyle muhafaza etmek, ciddi bir tarih felsefesi olmadan tarih yazmaya, yapmaya çalışılan bir ülke olan Türkiye’nin (bu iddia benim değil, Peyami Safa’nındır ve dileyen, “Türk İnkılâbına Bakışlar” adlı küçük, fakat önemli kitaba bakarak, bu fikir üzerinde düşünebilir), kendi tarihsel mirasının hiçbir dönemiyle sorunu olmadığını ve tamamını, bir bütün olarak kabul ettiğini gösteren bir hareket olacaktı.

Tarih felsefesi bir yana dursun, galiba İstanbul Modern’in âkıbetini merak edeceğiz bir süre zira bulunduğu Antrepolar mevkii, Galataport kapsamında yerle bir edilecek olan İstanbul Modern, Paket Postanesi’ne taşınacaktı. Şimdi artık Paket Postanesi kalmadığına göre, İstanbul Modern kendine başka yer arayacak. Bizler de yitirdiklerimizin yasını bir süre tutup, sonrasında yeniden gündelik işlerimize döneceğiz;  hayat, böyle. Fakat hayatın böyle oluşu, devasa bir yas kentinde yaşadığımız gerçeğini değiştirmez. Kentsel belleğin muhafaza edilmesi bir yana, sürekli yıkılıp yeniden inşa edilen bir kent de, bize gerçekten yaşayıp yaşamadığımızı ve hatıralarımızın gerçek olup olmadığını sürekli sorgulatıyor. Daha da sorgulatacaktır.

[1]Cemile Sultan, Sultan Abdülmecid’in kızıdır ve Fındıklı’da, bugün MSGSÜ’nün ikâmet ettiği çifte saraylar, bu hanım sultan ile çok genç yaşta vefat eden kız kardeşi Münire Sultan adına babalarının emriyle, mimar Karabed Balyan eliyle inşa edilmiştir. Nahid Sırrı Örik (1895 – 1960), “Abdülhamid’in Haremi” isimli eserinde, bu padişahın gergin bir ilişki yaşadığı kız kardeşinin dirayetli ve güçlü bir kadın olduğunu yazar. Çifte saraylar genellikle sadece Cemile Sultan’ın adıyla anılmaktadır.

[2]Tophane Topçu Kışlası, kentin başka bölgelerinde (özellikle de suriçinde, yani Bizans ve Osmanlı İstanbulu’nda) tarihî ve kültürel önemi olan çok sayıda yapının yok edildiği 1956 İstanbul İmarı sırasında ortadan kaldırılmıştır. İmar hareketinin yürütülürken iktidarda Demokrat Parti bulunuyordu.

[3]Pera ve Galata bölgeleri, bu asırda Osmanlı İmparatorluğu’na iktisadî olarak diz çöktürmüş Avrupa devletlerinin finans sistemiyle yakın ilişkiler içindeydi ve bu özelliğiyle de, Müslüman Osmanlıların gözünde ortak belleğinde, bir yabancıyı, içimizdeki bir düşmanı temsil ediyordu. Bu durum, Osmanlı iktidarının askerî (kışla) ve dinsel (camii) niteliğini vurgulayan yapıların inşa edileceği yerin seçimindeki sembolizmi daha da görünür kılmaktadır – Tophane, Pera’nın hemen aşağısındadır ve az ilerisinde de Galata vardır.

[4]Ignatius de Loyola (1491 – 1556) tarafından kurulmuş Katolik tarikatı; özellikle eğitim sahasındaki çalışmalarıyla tanınmışlardır.

[5] Saint Vincent de Paul (1581 – 1660) tarafından kurulmuş Katolik tarikatı; Doğu Akdeniz ve Afrika’da etkinlik göstermişlerdir.

[6]Habsburg monarşisi karşısında, Osmanlı desteğiyle Macaristan’ın bağımsızlığını sağlamaya çalışan sayısız Macar soylusundan biri olan Rakoczi, 1735 senesinde Tekirdağ’da vefat etmiştir. Naaşı önce St. Benoit Şapeli’ne gömülmüş, 1906’da Macaristan’a (bugün Slovakya topraklarında kalan Kosice kentine) taşınmıştır.

[7] Yüksek Mühendis Mektebi, 1773’te Mühendishâne-i Bahr-i Hûmayun olarak kurulan ve nihayet 1944 senesinde İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüşecek olan kurumun, 1928’deki ismidir. Bu yeniden yapılandırılmış hâliyle İTÜ, Türkiye’deki en ciddi teknik eğitimi veren, yüz akı kurumlarımızdan biri olmayı şimdi de sürdürmektedir.

[8] Ayhan Apartmanı’nın başına gelenler için, Ebru Omay Polat ve Murat Polat’ın beraber kaleme aldıklarışu metni okuyunuz: http://www.boyutpedia.com/1618/64786/modern-mimari-mirasin-yikimina-seyirci-kalmak-talimhane-ve-ayhan-apartmani

Daha fazla göster

Kıyı Köşe

Mustafa Dermanlı: “Yeni Hikâyeler ve Yeni Yerler Keşfetmek…”

Yayınlanma

Tarih:

13726713_10153586922222273_3464792651459803551_n

İlk kitabı Uzaklara Mektuplar’ın ardından En Keyifli Rotalarla Türkiye Gezi Rehberi isimli ikinci kitabı yayımlanan Mustafa Dermanlı ile “gezmek” üzerine çok keyifli bir sohbet ettik. Bazen sırt çantası, bazen çadırı, bazen de Vosvos’uyla kendisini gezmeye adayan Mustafa Dermanlı bu tutkusunun nasıl başladığından, seyahatlerini nasıl planladığından, en sevdiği şehirlerden ve tabii ki Vosvoslarından bahsederken biz de yeni kitabını inceliyor ve rotamızı onun verdiği bilgilerle çizmeye çalışıyoruz…

Bu arada Mustafa Dermanlı’nın Kadıköy’de iki tane tatlı mı tatlı mekânı var; biri “Tosbağa Cafe”, diğeriyse “Kibrit Kutusu”. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın.


Öncelikle yeni kitabınız, En Keyifli Rotalarla Türkiye Gezi Rehberi hayırlı olsun, okuru bol olsun. Kişisel yazılarınızı derleyerek hazırladığınız ve bunları oldukça mütevazı bir dille kaleme aldığınız gezi notlarından oluşuyor kitabınız. Peki, sizin kitabınızı diğer “gezi rehberleri”nden ayıran özellik nedir sizce?

Dilekleriniz için teşekkürler. Dediğiniz gibi kişisel notlarımı derlediğim bir kitap oldu. Kitabi bilgilerden mümkün olduğunca kaçınmaya çalıştık. Bazı noktalarda elbette bu bilgilere de yer verdik. Bu kitap bir gezi rehberinden ziyade benim notlarım ve güncelerimden oluşuyor. Kitaptaki notların okuyanı yola düşüreceğinden eminim. Kitabın mütevazılığı iddia barındırmaması öznel cümlelerden değil, dilin sadeliğinden biraz da.

Gezme tutkunuz nasıl başladı, ya da sizin deyiminizle bu “gezme mikrobu” nasıl düştü içinize?

Çok net hatırlayamasam da ailemle 96’da Çanakkale’nin tamamını gezdiğimiz bir tatil yapmıştık. O yolculuğun üzerine defalarca yola düşsem de muhabbet hep döner dolaşır o Çanakkale gezisine gelir. O gün mikrobu kapmış olabilirim. Fakat her fırsatta gezmeye başlama hikâyem 2005 yılında ilk Vosvos’umu almamla başladı sanırım.

mustafa dermanlı foto
Ne sıklıkla seyahat ediyorsunuz? Daha önceden planlı bir şekilde mi yola çıkıyorsunuz yoksa kafanız nereye eserse oraya mı?

Pek plansız yola çıkmam. Rota çıkarmayı, harita okumayı severim. İnternetten yararlanırım fakat internetteki her bilgiye de güvenmem. Son iki yıldır seyahatler sıklaştı. Zira İstanbul’a istifamızı sunduktan sonra karavanımızla yurtiçi ve yurtdışına yolumuzu sıkça düşürüyoruz (Hatta bu röportajınıza cevapları Yunanistan’ın en sevdiğimiz yerlerinden bir olan Thassos adasında veriyorum.) Fakat İstanbul’dayken de cuma gününün gelmesini iple çeker, hiç üşenmeden cuma akşamından yola çıkıp Pazar gününe dek gezerdim.

Peki, siz gideceğiniz mekânları, restoranları nasıl seçiyorsunuz? Danıştığınız bir rehber var mı?

Gittiğim yerlerde yerleşik insanların benim rehberim. Daha öncden tanıştıysam işim kolay oluyor. Yok eğer tanışmadıysam sokakta karşılaştığım insanlarla, esnafla konuşmak bazen ilginç yerleri bulmama sebep oluyor. Tabii bazen bu yöntemin işe yaramadığı anlarda da internet devreye giriyor. Henüz keşfedemediğimiz ne lokantalar ne koylar ne kasabalar vardır kim bilir. Ömür yetecek mi göreceğiz…

Bilen bilir sizin Vosvos tutkunuzu. Peki bu tutkunuz nasıl başladı, ilk Vosvos’unuzu ne zaman aldınız?

Neredeyse her çocukta olan Vosvos tutkusu bende de vardı. Oyuncaklarını biriktirir, bir gün gerçeğini de alma hayalleri kurardım. 2005 yılında ilk Vosvos’um Macit’i aldım. 1974 model beyaz bir 1303S idi. Çok yol yaptım. Ardından çadır kampçılığından karavanlı yolculuklara doğru adım atınca da 2008 yılının sonlarında Huriye ile tanıştım. Huriye 1973 model bir Volkwagen T2 camper. İçinde lavabosu, yatağı olan yürüyen bir minik ev. Huriye ile daha çok gezdik. Karadeniz’in tamamını onunla gezdik. Yunanistan’a ilk kez onunla giriş yapıp Atina’ya kadar ulaştık. Bozcaada yollarını ezbere bilirdi. Dikkatinizi çekerim, 7 model bir araçtan bahsediyorum! Sonra Burcu ile evlenince, ailemize 1970 model beyaz Vosvos’umuz Doli girdi. Bu esnada da Huriye ile yollarımızı ayırdık. Şimdi de 3 yıldır yeni Volkswagen karavanımız 97 model Rubin’imiz var. Doli bu sıralar İstanbul’da, Rubin’le gezmeye devam ediyoruz. Rubin güneş panelleri sayesinde kendi enerjisini üretiyor. Bu sayede buzdolabına, kışın ısıtıcıya, tüm elektronik cihazlara şarjı bu paneller sayesinde sağlıyoruz. Yatağımız, lavabomuz, ocağımız, su depomuz ve tuvaletimiz var. İçerisindeki bir kısım şeyleri arkadaşlarımızla birlikte yaptık. Evet, yaptıklarımız bu iş için uzman bir kuruluşunki kadar nizami olmasa da işlevsel olarak işimizi görüyor.

1796567_10151857429557273_1463342467_n (1)On kere daha gitsem sıkılmam dediğiniz bir şehir var mı?

Bozcaada var. Assos yakınlarındaki Kıran köylerinin deniz tarafında kalan kıyıları var. Yunanistan’ın birçok yeri var. Daha gidemediğim onlarca yer içinden illa ki başka yerler de vardır.

Peki ya ömrümün sonuna kadar burada yaşarım dediğiniz? Ya da burayı görmeden ölemem dediğiniz?

Öyle bir yer sanırım yok. Ben gezmeyi seviyorum, gidip ömrümün sonuna dek bir yerde yaşamak beni heyecanlandırmıyor. Yatan aslan olmaktansa, gezen tilki olmak daha iyi değil mi? Yani, yaşayabileceğim birçok yer var. Yeter ki beni yollara düşürecek enerjim, sağlığım, yol arkadaşlarım ve isteğim olsun. E tabii ki nakit ve nakit de olmalı… Bana bir yerde yaşamaktan ziyade, yolda olma hali iyi geliyor.

Klişe olacak ama; sizce, çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?

“Gezerken okuyanlar” en çok bilenler herhalde. Şaka şaka… Ya, klişelerden sıyrılsak? En çok bilmek çok mu matah bir şey ki bu iki kavramı yarıştırıyoruz… Bir diğer klişede çadırla kamp mı, karavanlı kamp mı yahut motosikletle gezmek mi bisikletle gezmek mi soruları da defalarca soruluyor. Hepsinin tadı ayrı. Kimi motorla keyif alır, pansiyonda kalır. Kimi sırt çantasını takar çadırda kalır. Hepsi yeni keşiflere kapı açar. Gezen de keşfeder, okuyan da. Benim bir tercih sebebim varsa gezmeyi seçerdim. Ama daha çok bilmek için değil, yeni hikâyeler ve yeni yerler keşfetmek için.

Sizin gibi seyahat etmeye böylesine tutkuyla bağlı biri yeni rotasını muhakkak çizmiştir. Sizi hangi şehirlerde göreceğiz?

Bu sene bayağı gezdik aslında. Artık bu gezdiğim yerlerin notlarını derlemek, unutulmadan güncelerini toparlamak lazım. Midilli burnumuzun dibinde olmasına rağmen görememiş olmama hayıflanıyorum. Ayrıca önümüzdeki yıl yine Yunanistan’ın daha önce görmediğim yerleri olan Adriyatik kıyılarını da görüp Yunanistan’ı tamamen bitirmek niyetindeyim. Sonra sıkı bir Yunanistan kitabı hazırlayacağım. Başka da yerler var ama netleşen bir plan yok.

Malum yaz ayındayız. Çoğunluk gezme planını yapmıştır ama şöyle bir hafta sonu kaçamağı için nereleri önerirsiniz İstanbul’da yaşayan okurlarımıza?

Bunların cevabını kitapta verdim ama yine burada da belirteyim elbette. Sakarya yakınlarındaki Poyrazlar Gölü, Saros Körfezi’nde yer alan Gökçetepe, Trakya’nın Karadeniz kıyısındaki Çilingoz yaz sıcağında serinlemek isteyenlere birebir. Eylül’den sonra sonbahara doğruysa Bayramiç, Mudurnu, Amasra, Eskişehir’e yolunuzu düşürebilirsiniz.

 

Röportaj: Nil Ormanlı

Daha fazla göster

Kıyı Köşe

İçeriden Kahve, Kapıdan Toprak, Kıyıdan Deniz Kokusu

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

Geçmişten günümüze, şehrin en eski ve en tarihi semtlerinden biri olan Karaköy bugün hala önemli bir ticaret ve ulaşım merkezi.
19. yüzyılın son on yılında, Karaköy bankacılık bölgesi olarak kendisini geliştirdi.
20. yüzyılın başlarında ise artan ticaret faaliyeti ile liman, gümrük gibi tesisler kuruldu.
21. yüzyılda turizm ve hizmet sektörünün bölgedeki gelişimiyle bambaşka bir hale büründü.

Semt bugün birçok tarihi yapıya ev sahipliği yapıyor.
Kimi yapılar dönem dönem yapılan restorasyonlarla semte yeniden kazandırılmış;
Kimileri ise “Ah şu duvarların bir dili olsa da konuşsa” dercesine hala kendi yalnızlığıyla baş başa…
Bölge günden güne gelişim içerisinde.
Galeriler, sanat atölyeleri, yeni açılan cafe’ler ve bugünlerde inşaatı tartışmalı şekilde devam eden büyük inşaat projeleri kendini gösteriyor.

Benim hikayesine dahil olduğum yer ise önceleri bir demir atölyesi iken, 2010 yılında başlayan bölgedeki değişime ayak uydurup, Bugünlerde KARABATAK isminde kahve barı halini almış bir mekan.
Önünden defalarca geçtiğim , hep bir yerlere koşuşturma içindeyken girip içeride biraz soluklanayım diyemediğim yerlerden biriydi aslında burası.
Tanışmamız, yine bir gün Karaköy’ün ara sokaklarından vapur iskelesine telaşlı telaşlı yürürken oldu.
Aslında göz alışkanlıklarımız gibi bir bağ oluşmuştu aramızda.
Her gün otobüste gördüğüm ama hiç konuşmadığım bir insan gibi.
Hep selamlaştığım ama hiç tanımadığım bir okul arkadaşım gibi…

Buyur dedi, gel bir kahvemi iç ıslanmışsın.
Hem son vapurun kalkış saatine de daha var.
Çok düşünmedim içeri girmek için bu defa.
Girişte yol boyu sıralanmış sandalyelerden birine oturmuş bir bayan.
Bedeni içeride, ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını yağmura doğru uzatmış.
Çoğunluğu gençlerden oluşan insanlar sohbet içinde.
Yaz nedeniyle biraz durulmuş olan İstanbul’un tadını çıkarıyor herkes.
İçerisinin hoş tasarımı göze çarpıyor hemen.
Oturacağı yere giderken sağa sola bakarak gidiyor insan.
Çok fazla bozulmamış mekanın doğal yapısı.
Yer yer dökülen duvar boyaları hala olduğu gibi.
Sadece barın önünde dekore edilmiş traktör olmasaydı da olurdu diyorum kendimce.
Göz ucuyla da olsa biraz bozmuş sanki bu sadeliği.
Yine de kötü değil hiçbir şey.

Derken menüyü getiriyor arkadaş.
Menünün sayfalarına gömülüp, ne yemem gerek diye uzun uzun düşünmeye gerek yok.
Ve soslu makarnalar, marine edilmiş etlerde…
Güzel bir kahveden fazlasını aramayın kısaca.
Belki yanına birde tatlı en fazla.
Fiyatlar makul diyemiyorum özellikle suyun pahalılığına karşı bir insan olarak.
Ama yine de bir kahve içmeye değer.
Öğrencilere farklı ayrıcalıkları oluyormuş.
Belli saatlerde “gönlünden ne koparsa” tarzı bir sistemleri var.

Küçük ama samimi,
Salaş ama aynı zamanda modern bir yer burası.
Eskilerinden “eskiden daha iyiydi” şeklinde serzenişte bulunmayanlar da yok değil.
Ben o kadar bilmiyorum ama haklılık payları vardır elbette.
Belki de sakinken geldiğim için her şey çok yolunda gitmiştir.
Yine de sevdim burayı.

Sözüm o ki kıyısından köşesinden uğrarsanız buralara,
Bu defa biraz ara sokakların yürüyün ve oturup bir kahve için.
Yolu düşenler için adres: Kemankeş Kara Mustafa Paşa Mah. Kara Ali Kaptan Sok. No. 7
Ama en önemlisi, bence tek gidilmemesi gereken bir yer burası.
Tablete telefona bilgisayara gömülüp kalmayın iki cümle edicek bir dostunuz varsa…
Hele hele karanlık çökmüş ve şehir birazcık ıslanmışsa hiç durmayın.
Yağmur hışırtısı eşliğinde gönül ister ki bir Tanju Okan dinlemek ama,
İnanın çalan caz parçaları da hiç fena değil.

İçeriden kahve, kapıdan toprak, kıyıdan deniz kokusu.
İnsan daha ne bekleyebilir ki bu mevsimde bu şehirden…

 

[doptg id="4"]

Daha fazla göster

Trend

Copyright © 2017