Beşiktaş ile Karaköy arasındaki sahil şeridinde ufak bir gezintiye çıkalım;
imparatorluktan cumhuriyete, mimarlığımızın son asırlardaki gelişmelerinin izlenebileceği bir sahadır burası. Beşiktaş’tan başlarsak, Ali Talat Bey’in Birinci Ulusal Mimarlık akımı etkisinde Beşiktaş Vapur İskelesi; Beşiktaş ile Kabataş arasına yayılan ve Selâtin-i Âl-i Osman’dan Cumhuriyet’in bânisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, Türk siyasi tarihinin kudretli yöneticilerini ağırlayan Dolmabahçe Sarayı (Nikoğos Balyan ve Garabet Amira Balyan eseri); Kabataş’ı geçince de asırların mimarlık dehası Sinan’ın geç dönem eserlerinden Fındıklı Molla Çelebi Camii bulunur. Daha ileride, şimdi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Fındıklı yerleşkesi olan eski Meclis-i Mebusân binası, yani Cemile Sultan Sarayı görülüyor.[1] Daima Karaköy istikametindeyiz; yine MSGSÜ’ye bağlı bir birim olarak hizmet veren Tophane Mecidiye Kasrı karşımıza çıkacak; mutantan saat kulesiyle dikkat çeken Tophane Kışlası da yıkılmadan önce bu bölgedeydi.[2] Kışla, şimdi MSGSÜ tarafından kullanılmakta olan Tophane-i Âmire, kimilerine fazla şatafatlı gelecek Barok bir zevkin ürünü Nusretiye Camii ve ilerideki Tophane Çeşmesi’yle beraber, Pera’nın eteklerinde İslamî iktidarın güç gösterisi gibi.[3] Daha ötedeki Kılıç Ali Paşa Camii ise Sinan’ın ileri yaşında bile mimarlık sanatının şaheserlerine dönüp baktığının kanıtıdır (bu yapı Ayasofya’nın yeniden yorumlanmış bir biçimidir). Kemeraltı Caddesi boyunca ilerleyelim; solda Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Ortodoks Kilisesi, yolun karşısında neredeyse aynı hizada Galata Rum Okulu’nun Antik mimarlıktan mülhem sütunları ve üçgen alınlıklarıyla süslü, Neo-Helenistik binası var. Yine aynı tarafta, Cizvitlerce[4] kurulup Lazaristlere[5] devredilen Saint Benoit Fransız Lisesi’ni göreceğiz; okulun kendi yapısından çok daha etkileyici olan şapelinin temelleri 1427’de atılmıştır. Bu yapı, okula adını veren Aziz Benedikt’e ve Bakire Meryem’e (Latince ‘Sancta Maria de Misericordia’, yani şefkâti bol olan Meryem) adanmış bir Katolik kilisesidir; içinde sonsuz uykusunu uyumakta olanların en ilginci de Ferencz Rakoczi idi.[6]

Bu hizaya geldikten sonra duralım ve Cizvit okulunun hemen karşısındaki Maliye Caddesi’ne sapalım; dümdüz ilerlediğimiz takdirde, ayaklarımız bizi Galata Yolcu Salonu’na (yahut da Karaköy Yolcu Salonu’na) götürecektir. Bu salonun önemi büyük –zira birçok bakımdan− on yılda on beş milyon genci yaratan genç Cumhuriyet’in, karaların bittiği yerde başlayan suların üzerinden, kendisinin de artık bir parçası olduğunu düşündüğü asrî dünyaya ulaşması hayâlinin somutlaştığı yapıdır Galata Yolcu Salonu. İnşasının, Kabotaj Kanunu ile de oldukça yakından ilgisi vardır. Neden mi? Bilenler bilir; özellikle 19. asırda, maharetli bir idâreci olan II. Abdülhamid’in ancak yavaşlatabildiği, ortadan kaldıramadığı çöküşün artık önüne geçilemiyordu. Osmanlı Devleti’nin, iktisadî olarak Avrupa devletlerine ancak pazar olabildiği bu dönemin yıkıcı etkisi, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki zorlu hamlelerle giderilmeye çalışılmıştır. Kabotaj kanunu, deniz taşımacılığının açıkça milli egemenliği tesis eden Cumhuriyet tarafından sahiplenilmesini temsil eder; Türk karasularında yolcu ve mal taşımak, artık sadece Türk yurttaşlarına verilecek bir imtiyazdı. Asırlar sonra, Barbaros’un torunları, kendi sularına başlarını eğmeden yeniden çıkabiliyorlardı ancak bu defa savaşmak için değil; hakları olduğu üzere, kendi yolcularını ve mallarını, sakınmadan taşıyabilmek için. 1926’da uygulanmaya başlayan bu yasanın onuru, genç Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir; Galata Yolcu Salonu, uzunca süredir yabancılara devredilmiş olan ve Cumhuriyet tarafından geri alınmış bir ulusal hakkın somutlaşmasıdır.

Böylesine sembolik bir önemi olan yapının öyküsüne gelince: 1935 senesinde, İstanbul Limanı Yolcu Salonu Müsabakası adında bir yarışma düzenlenmişti; yarışmanın adı, gayesini tarif eder niteliktedir. Amaç, deniz yolcuğu yapanların kente adım attığı noktada, genç Cumhuriyet’in asrî niteliğini teşhir eden, anıtsal bir yapının inşa edilmesiydi. Bu, yeni hayatın yaşandığı yeni kente fiilen giriş yapanları karşılayan bir yapı olmalıydı; ezcümle, ‘asrî’ bir yapı. Dönem, şimdi geriye dönüp baktığımızda ‘modern’ olarak adlandırdığımız bir tavrın ve onun biçimlerinden biri olan Art Déco’nun Avrupa’da ve ABD’de büyük yaygınlık kazandığı bir dönemdi. Art Déco, modern hayatın gündelik olana dönük yüzünü yansıtan bir biçimsel içeriğe sahip olduğundan ötürü, ona dair görsel dağarcık, sıklıkla sinemalarda veya dükkân vitrinlerinde, otobüslerde yahut otel lobilerinde ortaya çıkmıştır. Bu, modern bir toplum olmanın gereklerinden ikisiyle örtüşen yeni bir yaklaşımı muştuluyordu: çağdaşlık ve tüketim. Art Déco, her ikisini de kucaklayan biçimi ve içeriğiyle, kamusal bir temsilin ve karşılaşmanın mümkün olduğu alanlarda, dönemin estetik açıdan en rafine sayabileceğimiz ürünlerindeki modern söylemin kavramsal dilini belirlemiştir. Müsabakayı kazanan proje, Akademili genç ve parlak mimar Rebii Gorbon’un, Yüksek Mühendis Mektebi[7] hocalarından Georges Débes ile birlikte hazırladığı öneriydi ve modernizm ile Art Déco arasındaki ilişkilerin niteliğinin iyice karmaşık bir hâl aldığı Türkiye gibi bir ülkede, her iki tavrın arakesitinde sayılabilecek, olgun bir karakter taşıyordu. Özellikle aynı dönemlerde ABD’de gözlemlenebilen ve bu tarzın daha ağır, bezemeye daha çok önem veren, şatafatlı örneklerine karşılık, İstanbul’daki Art Déco yapıların çoğunda olduğu gibi, ölçülü ve zariftir. Modern mimarlığın, o dönemdeki belirgin sorunlarından birisi olan kütlesellik meselesi, bu yapıda dengeli bir biçimde çözümlenmiştir; anıtsallık, hantallığın tuzağına düşmekten kurtarılmıştır (Art Déco’nun bir önemli özelliği de buydu aslında – kütleselliği vurgularken, zarafeti büsbütün kaybetmemek).

Bu modern yapının, İstanbul’un yakın dönem tarihinde kendine özgü bir yeri vardır. Ünlü Liman Lokantası, bu yapının içinde bulunuyordu; burasının gece de açık oluşu, Beyoğlu nahiyesinin geç saatlerde de hizmet veren, kaliteli bir lokanta ihtiyacını karşılamıştır. 1950’de iktidar değişikliği olduğunda, yeni iktidarın seçkinleri (ki aslında çoğu da eski iktidarın kadrolarının içinden çıkmışlardı) için de Liman Lokantası sıklıkla devam edilen bir kurum oldu, ayrıca Bankalar bölgesi ve Karaköy’de ticari faaliyetin yoğunlaştığı diğer bölgelere yakın oluşundan dolayı, ‘iş bitirilen’ yerlerin başında geliyordu. Bütün bunların haricinde Liman Lokantası, dolayısıyla da Galata Yolcu Salonu, 1944 Türkiye İktisat Kongresi gibi liberal girişimlere de sahne oluşuyla önem taşır; bu kongreye katılanların bir kısmı, daha sonra Demokrat Parti’nin mebusları olarak TBMM’ye gireceklerdir; bu da Galata Yolcu Salonu’yla DP arasındaki bir diğer ilginç bağlantıdır.

Galata Yolcu Salonu, seneler boyunca kente deniz yoluyla gelenleri karşılayan yapıydı; bir bakıma, İstanbul’a denizden girişin kapısıydı. Elbette ki deniz ulaşımının yerine başka ulaşım yollarının geçmesiyle, özellikle de havacılık sektöründeki büyümeyle birlikte, Galata Yolcu Salonu’nu kullananların da sayısı azaldı ancak, bu durumun salonun işlevinin ortadan kalkmasına elbette yol açmadı. Daima deniz yolunu kullananlar vardı; bugün de varlar ve ileride de olacaklar. Bu sebeple, salonun ömrünü tamamladığını, işlevinin büsbütün sona erip ermediğini düşünmeliyiz; acaba artık ayakta kalamayacak kadar harap bir haldeydi de, o yüzden mi yıkılmasına karar verildi? Bu yapının varlığını sürdürmesi önem taşıyordu. Cumhuriyet’in altını çizdiği yeni hayatın, sadece onun da değil, kendi denizlerindeki trafiğe egemen bir Türkiye’nin temsili olan, önemli bir binaydı Galata Yolcu Salonu. Sahil şeridinde gerçekleştirilmesi istenen proje neyse, ona entegre edilerek ve eğer gerekirse yeniden işlevlendirilerek varlığını sürdürmesi bir çözüm olabilirdi. Bunun yerine, yapı yıkıldı ve ‘aslında uygun olarak yeniden inşa edileceği’ bildirildi. 1930’larda, yani Cumhuriyet’in erken döneminde inşa edilmiş yapılara revâ görülen bu aslına uygun inşa etme iddiasının, kendisinin grotesk bir parodisine nasıl dönüştüğünü, Talimhâne’deki Seyfi Arkan yapısı Ayhan Apartmanı’nın yıkılıp yeniden yapılma sürecinden sonra görmüştük – ortaya çıkan yapının, Arkan’ın tasarımıyla ilgisi yoktu; aksine, onun ancak alay konusu olabilecek, acıklı bir parodisiydi.[8] Galata Yolcu Salonu’nun benzer bir âkıbeti yaşamayacağını ummak istiyoruz.

Bu yazının son satırları kaleme alınırken, Galata Yolcu Salonu’nun biraz ilerisindeki Karaköy Paket Postanesi’nin de aniden yıkıldığı haberi geldi. Gerçek olduğuna inanmak istemediğimiz bu haberi maalesef bizzat Karaköy’e gidip, postanenin artık ayakta olmayışını görerek doğruladık. II. Abdülhamid dönemi yapısı olan (inşa tarihi 1907) Paket Postanesi, geçtiğimiz günlerde 1. derece tarihi eser olarak tescillenmiş, 20. asır başının mimari zevkinin İstanbul’daki ince örneklerinden sayabileceğimiz, az katlı ve yayvan genişleyen, son derece hoş bir yapıydı. Aslen Gümrük olarak hizmet vermek üzere inşa edilmiş, 1960’larda Paket Postanesi’ne verilmiş, bunun 1990’ların başında Topkapı’ya taşınması üzerine Denizcilik İşletmeleri’ne bağlı kurumlara devredilmişti. Böyle kalması, bu kurum tarafından kullanılması, tarihsel işlevine uygun olarak hayatına devam etmesi beklenirdi. Tarihsel devamlılık, bu topraklarda daima önemli bir sorun olagelmiştir; bu bağlamda, ister Osmanlı döneminin, isterse erken Cumhuriyet döneminin bir mimari yapısını muhafaza etmek, o bir türlü kuramadığımızdan yakındığımız devamlılığın kurulmasında önemli bir adım olabilirdi. Bu yapıyı o şekliyle muhafaza etmek, ciddi bir tarih felsefesi olmadan tarih yazmaya, yapmaya çalışılan bir ülke olan Türkiye’nin (bu iddia benim değil, Peyami Safa’nındır ve dileyen, “Türk İnkılâbına Bakışlar” adlı küçük, fakat önemli kitaba bakarak, bu fikir üzerinde düşünebilir), kendi tarihsel mirasının hiçbir dönemiyle sorunu olmadığını ve tamamını, bir bütün olarak kabul ettiğini gösteren bir hareket olacaktı.

Tarih felsefesi bir yana dursun, galiba İstanbul Modern’in âkıbetini merak edeceğiz bir süre zira bulunduğu Antrepolar mevkii, Galataport kapsamında yerle bir edilecek olan İstanbul Modern, Paket Postanesi’ne taşınacaktı. Şimdi artık Paket Postanesi kalmadığına göre, İstanbul Modern kendine başka yer arayacak. Bizler de yitirdiklerimizin yasını bir süre tutup, sonrasında yeniden gündelik işlerimize döneceğiz;  hayat, böyle. Fakat hayatın böyle oluşu, devasa bir yas kentinde yaşadığımız gerçeğini değiştirmez. Kentsel belleğin muhafaza edilmesi bir yana, sürekli yıkılıp yeniden inşa edilen bir kent de, bize gerçekten yaşayıp yaşamadığımızı ve hatıralarımızın gerçek olup olmadığını sürekli sorgulatıyor. Daha da sorgulatacaktır.

[1]Cemile Sultan, Sultan Abdülmecid’in kızıdır ve Fındıklı’da, bugün MSGSÜ’nün ikâmet ettiği çifte saraylar, bu hanım sultan ile çok genç yaşta vefat eden kız kardeşi Münire Sultan adına babalarının emriyle, mimar Karabed Balyan eliyle inşa edilmiştir. Nahid Sırrı Örik (1895 – 1960), “Abdülhamid’in Haremi” isimli eserinde, bu padişahın gergin bir ilişki yaşadığı kız kardeşinin dirayetli ve güçlü bir kadın olduğunu yazar. Çifte saraylar genellikle sadece Cemile Sultan’ın adıyla anılmaktadır.

[2]Tophane Topçu Kışlası, kentin başka bölgelerinde (özellikle de suriçinde, yani Bizans ve Osmanlı İstanbulu’nda) tarihî ve kültürel önemi olan çok sayıda yapının yok edildiği 1956 İstanbul İmarı sırasında ortadan kaldırılmıştır. İmar hareketinin yürütülürken iktidarda Demokrat Parti bulunuyordu.

[3]Pera ve Galata bölgeleri, bu asırda Osmanlı İmparatorluğu’na iktisadî olarak diz çöktürmüş Avrupa devletlerinin finans sistemiyle yakın ilişkiler içindeydi ve bu özelliğiyle de, Müslüman Osmanlıların gözünde ortak belleğinde, bir yabancıyı, içimizdeki bir düşmanı temsil ediyordu. Bu durum, Osmanlı iktidarının askerî (kışla) ve dinsel (camii) niteliğini vurgulayan yapıların inşa edileceği yerin seçimindeki sembolizmi daha da görünür kılmaktadır – Tophane, Pera’nın hemen aşağısındadır ve az ilerisinde de Galata vardır.

[4]Ignatius de Loyola (1491 – 1556) tarafından kurulmuş Katolik tarikatı; özellikle eğitim sahasındaki çalışmalarıyla tanınmışlardır.

[5] Saint Vincent de Paul (1581 – 1660) tarafından kurulmuş Katolik tarikatı; Doğu Akdeniz ve Afrika’da etkinlik göstermişlerdir.

[6]Habsburg monarşisi karşısında, Osmanlı desteğiyle Macaristan’ın bağımsızlığını sağlamaya çalışan sayısız Macar soylusundan biri olan Rakoczi, 1735 senesinde Tekirdağ’da vefat etmiştir. Naaşı önce St. Benoit Şapeli’ne gömülmüş, 1906’da Macaristan’a (bugün Slovakya topraklarında kalan Kosice kentine) taşınmıştır.

[7] Yüksek Mühendis Mektebi, 1773’te Mühendishâne-i Bahr-i Hûmayun olarak kurulan ve nihayet 1944 senesinde İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüşecek olan kurumun, 1928’deki ismidir. Bu yeniden yapılandırılmış hâliyle İTÜ, Türkiye’deki en ciddi teknik eğitimi veren, yüz akı kurumlarımızdan biri olmayı şimdi de sürdürmektedir.

[8] Ayhan Apartmanı’nın başına gelenler için, Ebru Omay Polat ve Murat Polat’ın beraber kaleme aldıklarışu metni okuyunuz: http://www.boyutpedia.com/1618/64786/modern-mimari-mirasin-yikimina-seyirci-kalmak-talimhane-ve-ayhan-apartmani