Connect with us

Manşet

Cem Altınsaray ile Beyoğlu Sineması Üzerine

Yayınlanma

Tarih:

Sinema yazarı Cem Altınsaray’la Beyoğlu Sineması, Sadakat Kart ve bağımsız sinema salonları üzerine konuştuk.

  • Bağımsız sinema salonlarının bugün gelmiş olduğu noktanın en önemli örneği: Beyoğlu Sineması. Sinema, tüketim kültüründe avmlere yem olmuş durumda. Sadakat Kart bu tüketim kültürüyle başa çıkabilecek mi?

Sadakat Kart bir proje ve kapısı sokağa açılan bu tarihi kent sinemalarının saymakla bitmeyecek sorunlarını tek başına çözmesini beklemek fazla iyimserlik olur. Biz bu proje ile neredeyse son 10 yıldır aheste aheste biriken ve sonunda sinemayı kapanma noktasına getiren borçları temizlemeyi hedefliyoruz. Borçları temizleyemezsek zaten geriye konuşacak bir şey kalmıyor. Ha temizlersek, işte o zaman burayı bir daha bu şekilde borç batağına saplanmadan kendi ayakları üzerinde duran nitelikli bir işletmeye dönüştürebilmeyi arzuluyoruz. Ve bunun için de şimdiden örneklerini görebileceğiniz (Onur Ünlü’nün İstanbul Film Festivali’ndeki açılışı dışında henüz hiçbir yerde gösterilmemiş son filmi Kırık Kalpler Bankası’nı perşembe akşamı peş peşe üç seans boyunca seyirciyle buluşturmak, vb.) girişimlerde bulunuyoruz. Sinemayı şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun hiçbir zaman terk etmemiş kendi seyircisinin yanında, yepyeni bir seyircinin de keşfedip benimseyeceği bir işleyişe kavuşturmak en büyük hayalimiz. Bunu başarabilirsek sinema sanatını sosyal ve kültürel bağlamından kopararak gündelik tüketimin bir parçası haline getiren günümüz koşullarıyla de kendi ölçülerimizde başa çıkmış olacağız.

  • Sadakat Kart satışa sunulalı neredeyse iki ay oldu. İlk günkü heyecanının devam etmediği yönünde açıklamalar yapıyorsunuz. Oysa bu haber ilk duyurulduğunda binlerce olumlu dönüş yaşanmıştı. Bunun sebebi sizce ne olabilir?

Kart satışımız 3 Temmuz’da başladı. Dolayısıyla iki ay demeyelim de bir ayı yeni devirdik diyelim. Fakat ülkemizde bu bir ay boyunca o kadar çok şey oldu, o kadar farklı konular konuşuldu ki, Beyoğlu Sineması ister istemez gündemdeki yerini kaybetti. Türkiye’de gündem maalesef müzikteki Billboard listeleri gibi. Michael Jackson da olsanız, “Thriller” gibi bir albüm yapıp listenin en tepesine de kurulsanız, o çeşitlilik ve hareket içinde bir süre sonra sıranızı kaybetmeye ve düşmeye mahkumsunuz. Hiçbir konu, bırakın bir ayı, 10 günün sonunda dahi ilk gün konuşulduğu hararette konuşulmuyor. Dikkatler hemen başka bir yöne kayıyor. Adalet mitinginden gazetecilerin davasına gündeme oturan tüm siyasi ve toplumsal konuların yanında bir de depremler, seller atlattık. Uzaylı istilası dışında neredeyse her şey yaşandı! E bir de yaz en kötü sezon sinema için. İnsanların kentleri terk edip sayfiyeye, tatile kaçtığı bir mevsim. Biz yine de fena bir iş çıkarmadığımıza inanıyoruz 1000 civarında kart satarak bu sıkıntılı dönemde. Eylül ayıyla birlikte yeniden ivme kazanmayı ve Ekim ayı bitmeden hâlâ satmamız gereken 2000 civarında kartı da satabilmiş olmayı umut ediyoruz.

  • Diğer bağımsız salonlar ne durumda?

Atlas ve Rexx sinemaları da Beyoğlu sinemasıyla benzer sorunlara sahip. Atlas’ın aynı zamanda mülk sahibi olması, Rexx’in de son birkaç yıldır sosyal hayatın enikonu kaydığı Kadıköy’ün kalbinde yer alması, yani konumu belki bu sinemalarımız için bir avantaj. Ancak onlar da sinema sektöründeki tekelleşmeden son derece mustaripler ve güçlükle ayakta duruyorlar. Hafızam beni yanıltmıyorsa Rexx kapanıyor haberi çıkalı daha bir yıl bile olmadı. Belki bir yıla kalmadan bir sabah uyanacağız ve bu kez Atlas kapanıyor haberleriyle karşılaşacağız. Biz Beyoğlu Sineması mücadelesinin diğer sinemalar için de örnek teşkil etmesi ve kolektif bir bilinç oluşturması açısından da önemli görüyoruz. Benim bu yolculukta ortağım olan Utku Ögetürk’ün çok güzel bir benzetmesi var. Sahip olduğumuz tüm tarihi ve kültürel değerler domino taşları gibi devrilmek suretiyle bir bir yok oluyor. Biz Beyoğlu Sineması’nı yaşatabilirsek aradan bir taşı çekip almış ve bu can yakıcı akışı bozup kötü kadere dur demiş olacağız. Bütün ümidimiz bu.

  • Burada işletmeci olarak değil de iki sinema yazarı olarak geçmişe sahip çıkma ve onu gelecekte de yaşatma mevzusu için atılan bir adım var. Büyük sadakat örneği. Bunun için ne söylersiniz?

 

Hemen her gün 10’lu yaşlarının sonunda, 20’li yaşlarının başında sinema tutkusuyla hemhal olmuş gencecik insanlarla tanışıyorum ve onların doğup büyüdükleri yahut bizim gibi okumaya geldikleri ve belki ömürlerinin sonuna dek yaşayacakları bu koca şehirde yıkılan Emek Sineması’nın kapısından bir kez bile geçemeyecek, orada 1000 kişiyle aynı anda nefesini tutmanın ne anlama geldiğini bilemeyecek olmalarından dolayı çok üzülüyorum. İçim sızlıyor. Utku da ben de bu gençler en azından Beyoğlu Sineması’nı solusun, yaşasın istiyoruz. Bundan 10 yıl sonra, 20 yıl sonra o günün çocukları, gençleri ilk unutulmaz sinema deneyimlerini bu salonda yaşasınlar; koşarak gidip sevdiklerine anlatsınlar!

  • Bağımsız sinema salonlarının diğer sinema salonlarından farkı film programlarındaki seçiciliğinden mi kaynaklanıyor? Yani aynı filmi örneğin Cinemaximum’da izlemekle Beyoğlu Sineması’nda izlemenin temeldeki farkı nedir?

Bizim Beyoğlu Sineması’nda gösterdiğimiz filmleri Cinemaximum’larda izleme ihtimaliniz pek yok. Zira bizim filmlerimiz çoğunlukla bağımsız sinema örnekleri. Tüm dünyada en önemli film festivallerinde ödüller ve çok iyi eleştiriler almış, sinema sanatını dönüştüren, seyirciye de bir şeyler katan, en kötü yüreğinde iz bırakan türden filmler. Kucağında jumbo boy patlamış mısırla iki saat hoşça vakit geçirmekten başka kaygısı olmayan insana değil, değişik bir şey duymak, görmek, düşünmek, hissetmek, kendiyle, hayatla yüzleşmek isteyen gerçek sinemasevere hitap eden filmler. Zaten sorun bu tür eserlerin diyelim ki Beyoğlu Sineması da yok olup gittiği takdirde artık gösterilecek perde dahi bulamayacak olması. Arada seçiciliği de aşan, bir hayat duruşu farkı var desem yeridir yani.

  • Ünlülerin destek kampanyası olarak sosyal medyada başlattığı bir nevi challange var. Bunun gibi satışları canlandırmak adına yapılması planlanan projeler var mı?

Bu zincirler umuyoruz ki devam edecek. Yine oyuncu arkadaşlarımız, sinemacı dostlarımız bize bizzat satış desteği de verecek ve gelip satış bankomuzdan bizimle birlikte kart satışı gerçekleştirecek. Tüm şehre afişler dağıtacağız, sosyal medyada teaser’lar paylaşacağız, vb. bir sürü şey var yapmayı planladığımız. Hepsini burada sayıp dökmeyeyim de sürprizi kaçmasın müsaadenizle. 🙂

  • Beyoğlu Sineması’nı yaşatmak adına başlatılan Sadakat Kart uygulamasını biz de bu söyleşiyle okuyucularımıza duyurmuş olalım. O halde son olarak buradan okuyucularımıza ne söylemek isterseniz?

Konuyu baştan beri takip edenlere, sağ olsunlar, çok da bir şey söylemek icap etmez. Ancak ilk kez burada, sizin aracılığınızla haberdar olacak olanlara şunu aktarmak isterim. Şayet burada bahsettiğim noktalar sizin için de önemli ise ve siz de sinemanıza, semtinize, giderek şehrinize sahip çıkmak isterseniz, sinemaya gelerek, yahut beyoglusinemasikarti.com adresini ziyaret ederek bir Beyoğlu Sineması Kartı edinebilir ve belki bununla da yetinmeyip başkalarını da teşvik edebilirsiniz. Vakit ayırıp okuyan herkese ve tabii ki sinemaya bu şekilde destek eli uzatan Kuledibi Dergi’ye çok teşekkürler…

 

 

Röportaj: Damla Okay

Okumaya Devam Et
Yorumlara Göz At

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İnceleme

21. Yüzyılda Sanatçı

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

Bu başlığı atan yazarın, aynı zamanda, doğuda yaşayan bir klasik batı müziği yorumcusu olduğu bilinse, ”vah zavallı” diyenler çıkacaktır. Böyle söylediğim için, benim kendimi zavallı bulduğumu, mutsuz, depresif ve çağın dışında yaşayan biri olduğumu  sanmayın sakın… Ama çevrem tarafından biraz marjinal, biraz uçuk, bazense biraz tutucu, biraz da barok çağdan kalma olarak görülmem de boşuna değildir.

21.yüzyıl sanatçısını anlamak için önce sanat ne demek, kısa tanımına bir göz atalım isterseniz.

Sözlükte iki sanat tanımı şöyle: 1- Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında ustaca kullanılan yöntemlerin tamamı ve bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık.  2- Doğanın sunduğu güzellikleri, üstün bir yaratıcılık diliyle anlatma .

Sözcük tanımından yola çıkarak, bir işin sanat olması için bir yaratıcılık ve ustalık sergilemesi gerekiyor. Sanatçı da, yaratıcı özelliklerini korumuş, geliştirmiş, işine emek vermiş ve ustalaşmış biri olmalı… Günümüzde okullu olması daha beklenir tabii, ama okullu olmak zorunda  da değildir.

Vikipedia’da, hakkında, ”çok başarılı”, ”çok önemli”, ”kendi tarzını yaratmış” yazan, yılın sanatçısı gibi 37 önemli ödül almış bir ”sanatçı” var… Bu ”sanatçımızın” yazıp söylediği Facebook adlı şarkının ilk iki satırını okuyalım. ”İnternet kafeye gittim, Facebook sayfasına girdim, Adımı çılgın diye verdim, Artık ben de üye oldum. Tanıştım güzel biriyle, Yazışıyoruz günden güne, Merhem oluyor gönlüme, Artık ben de seven oldum.”

En çok satan albüm rekorlarını defalarca kıran sanatçı, doğanın sunduğu güzelliği, ”üstün bir yaratıcılık” diliyle anlatmış ne de olsa. İşte, bugün, dilin kullanımında karşımıza çıkan her yazı, her söz, kolayca sanat yapıtı kavramına giriveriyor. Oysa müzik dil içinde de gelişmiş, kaba kullanımlar, bozuk ve yanlış  kurgulanmış yazılar, sözler yok mudur?  Bu kullanımların hepsi nasıl sanat olabiliyor? Şöyle, “efendim, bunlar popüler sanat”… Her metrekarede bir sanatçıya denk gelmeniz şaşılası değil haliyle. Yapılan iş ne kadar iyi pazarlanırsa, o kadar başarılısınız sanatınızda (!).

Aslında pop müzik, toplumun kendi ürettiği, büyük çoğunluğun da dinlemekte olduğu müziktir, elbette olacaktır ve gereklidir. Yıllar önce,  öğrenciyken çıkarttığım dergide bu konuyla ilgili bir yazı yazmışım. O zaman demişim ki, ” bu müzik türünün de sanat değeri taşıyan, toplumun süzgecinden geçerek, yıllar içinde klasikleşecek örnekleri vardır.” Fakat, 15-20 yıl sonra bakıyorum ki, toplumun süzgecindeki delikler artık çok iri… Ve süzgeç, elediklerinin içinde gömülmüş ve işlevini yitirmiş sanki. Adorno’nun Marks’a karşı haklı çıkışı ne kadar üzücü… Zira, Adorno, kapitalist sistemin, kültürel olarak sürü psikolojisi oluşturup, insanları kişiliksizleştirdiğini, insanı yaratıcı gücünden yoksun bıraktığını söyler. Ve bu sistemin, insanları, gerçek sanattan uzak tutarak, duyarsız hale getirdiğini belirtir. Marks’ın aksine, kapitalizmin gitgide güçlenerek insani değerleri, insanın asıl ihtiyacı olan yaratıcılığı, ve hayatı akıl yoluyla  anlama gereksinimini  üç şeklde yok edeceğini savunur: meta fetişizmi, standartlaştırma, popüler kültür!  Öyle de olmuştur.

Adorno 1903 doğumlu, Ama bugün popüler kültür egemenliği altında klasik müzik sanatçısı olmak, insanın en doğal gereksinimlerinin sonuna dek farkında olmak demek…  Bu gereksinimlerden fena halde yoksun kalmış, duyarsızlaşmış ve sizi anlayan insanların olmadığı bir toplumda yaşamak demek. Sanatınızın para etmediği, dolayısıyla değersiz bulunduğu bir durum demek.. Para kazanamadığınız için itibarınız da yerlerde olabilir. Hayatını bir çalgıda ustalaşmaya vermiş, okullar bitirmiş bir  meslektaşınıza restoranlarda Facebook adlı ”sanat eserini” yorumlarken rastlayabilirsiniz. Mesleği sizinle tamamen alakasız biri, sizi rahat rahat ve uzun uzun eleştirebilecek,  ömrünüzü verdiğiniz sanatınız için haklı olarak beş para etmez diye söz edebilecektir. Hatta bu konuda otorite olanlar, para edeni yüceltmeye başlamıştır bile… Popüler kültürün sanat yuvaları televizyonlara hasbelkader davet edilebilirsiniz, ama orası asla sizin yuvanız olmayacaktır.

Kızamazsınız kimseye. Çünkü siz mesela, elinde kemanı olan bir virtüozken, karşınızdaki size asla tahammül edemeyecek koca bir ordudur. Kime kızıyorsunuz?

Bilim adamları son yıllardaki beslenme tarzımızı çok çarpıcı bir şekilde eleştirmekte: ”Çok yemek yiyoruz ama hala açız, çünkü en çok tükettiğimiz yiyeceklerin besin değeri yok”! İşte, insan ruhunun en temel, en ciddi ihtiyacı olan sanat yok ama ortalık sanat eseri ve sanatçı kaynıyor…

21. yüzyılda sanat sunmak, şeker küpü boyalı yapay içeceklerle susuzluğunu doyurmaya çalışan bağımlı insanlara, renksiz, kokusuz, doğal kaynak suyu sunmaya çalışmak sanki. Ama fabrikalarda o şeker küplerine baz olarak üretilen suların, yapay, boyalı içeceklerin dev sanayisi karşısında, doğal kaynak sularının ömrünü çok uzun bulmuyorum. Yanılmayı yürekten dilerim.

 Oya Ergün

 

 

Daha fazla göster

Edebiyat

Gérard de Nerval’in “Sylvie”si: Düşleyen Bir Kitap

Yayınlanma

Tarih:

Kimi kitapların yazarından bağımsızlaşıp, ister istemez kopup, otonom bir organizmaymış gibi yaşadığı olur. Ama kitap, koptuğu düzeyde yazarına bir o kadar da bağlanır gibi gözükür. Öyle ki, yazılan şeyi hem yazarından ayıramaz olunur, hem de nasıl olup da yazılabildiğine, biri tarafından yazılmış olduğuna şaşılıp kalınır. Bu, kitabın büyüsünden, şeyleri yoğurma biçiminden, anlaşılamayacak, ancak hissedilebilecek garip yabancı dilinden ileri gelir. Bir kitabın verdiği haz, çoğu zaman içeriğinden bağımsız olarak, yalnızca onu okumanın verdiği hazdır. Evet; okumanın bir hazzı vardır. Okuma ediminin, okuyor olma hâlinin hazzıdır bu. Ve bu haz, okunan metni içinde kaybolamanın verdiği haz kadar, yazarın da kendi metninde kayboluşunun, bu sayede de metnini düşler bir hâle getirişinin, bu hâli okur için de muhafaza edebilişinin, yani metnin bünyesinde bulundurduğu tüm düşlerin, hülyaların da bir bütünüdür.

Bu şekilde işleyen bir yazma-okuma birlikteliği, yazmanın okumaya, okumanın ise yazmaya dönüştüğü, çift taraflı bir dinamiği açığa çıkartır. Bilindiği üzere, uzun ve yoğun okumalar, insanı yazmaya aç bırakır. Yazmak, okumadan sonra veya önce gelmez; eşzamanlı bir birlikteliktir. Her metin, ister istemez, katmanlıdır. Bazen, yazılan şeyin altında İlyada, bazen Macbeth, bazen Karanlık Thomas, bazense Bir Bebek Evi devinir. Kelimeler her yeri kaplar. Bir yetkeye, bir melekeye dönüşürler. Öyle anlar da gelir ki, yüzeye çıkarlar; birer alıntı olarak belirirler. Alıntılandığında, söz konusu olan bir şeyi tekrar sunmak değil, ama onunla entegre hâle gelmektir. Bir şebeke kurmaktır. Bu, ilk önce okurken kurulur, yazıldığında ise ağın ufku açığa çıkar. Ama kelimeler bir işe de yarar ki, o da düşlemektir. İmgeler ile değil, ama kelimelerle, ve daha da doğrusu, kelimelerde düşlemektir bu. Kelimeleri, düşün bir uğrağı hâline getirmektir. Düş kurdurduğu kadar, düş de kuran bir eser yaratmaktır. Dili, bir düş makinesine çevirmektir. Ya da, daha basit ifadesiyle, bir şair olmaktır. Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’nda dediği gibi; ‘‘Dil, düş görür.’’

Nerval’in Sylvie’si, bir kitaptan önce, bir düştür. Bir düş-kitaptır. Bir nevi, zamanın-mekânın her tarafına yayılmış, parça parça biriken, toplanıp dağılan düşlerden oluşur. En yalın mânâsıyla kelimelerden çok, kelimelerin düş gücünden oluşmuştur. Bu, artık bir kitabı anlamlarından önce işleyişleriyle değerlendireceğimiz, özümseyeceğimiz noktadır. Bir metnin, şiire öykündüğü andır. İlhan Berk, çok değerli metni Poetika’da; ‘‘Artık düğümü atmanın sırasıdır: Şiir bir şey anlatmaz demek, anlamı yoktur, anlamsızdır demek değildir. Anlamla yola çıkmaz demektir.’’, der. Düşünüldüğünde, anlam dahi duyumların birikmesi ve kümelenmesinden oluşur. Saf bir anlamdan söz edilebilir mi? Roland Barthes’ın Metnin Hazzı’na dönelim: ‘‘Anlamlılık nedir? Anlamın duyular aracılığıyla üretilmişliğidir.’’ Barthes’la Berk’in uyuştuğu, kaynaştığı, birleştiği yer, tüm bu anlam ve duyu kelimelerini bünyesinde toplayan form, aslen şiirdir. Ve şiir, düşlere dayanan, düşlemeye sevk eden, düşten oluşan ve düşü doğurandır. Tam da bu nedenle, şiirin ve düşün herhangi bir mutlak formu olamaz. Bu nedenledir ki şiir, diğer türlere göre her zaman fazlasıyla ayrıksı kalmıştır. Nerval’e dönersek, bu ayrıksılığın bambaşka bir tezahürüne rastlarız, ki Nerval’in bunu en güzel şekilde gösteren metni de Sylvie’dir.

Nerval, Sylvie’de, düşleri yalnızca kurmak ile kalmaz, ama onları durmaksızın şimdiye çağırır. Sylvie’de; ‘‘Yatağa girdim ama rahat edemedim. Yarı uykulu yarı uyanık bütün bir gençliğimi yaşadım anılarımda. Zihnin henüz düşün garip bileşimlerine karşı direndiği bu hal, yaşamın uzun bir döneminin en belirgin kesitlerini birkaç dakika içinde birbiri üstüne yığılmış bir halde görmemizi mümkün kılar.’’, der. Âşık olduğu Sylvie’nin düşünü kurar, ama aynı zamanda da Adrienne’e ve Aurélia’ya âşıktır. Ya da denebilir ki, yalnızca âşıktır. Nerval, Sylvie’de, aşkın neredeyse nesnesiz ya da nesneler arası bir hâlini yaşar. Buna esrime ve vecd gibi kelimeler ile bir karşılık bulmaya çalışsam da, yine de metni karşıladığını düşünmüyorum. Çünkü Nerval’in âşıklığı, bir aşkınlığı (transcendency) belirtmiyor, onu zaman-mekândan koparıp, ertelemiyor; tam aksine aşkı bir akış hâline getiriyor; bir uyarılmadan diğerine sıçrıyor: ‘‘Tatlıydı gece; ve yalnız Sylvie’yi düşünüyordum; ama manastırı görünce birden aklıma gelmişti: Adrienne’in bulunduğu manastır bu muydu yoksa?’’ Ama bazı anlar da geliyor ki, bu anıların varlığından şüpheye düşülüyor; düşlere dalınıyor. Nerval yazıyor: ‘‘Bu ayrıntıları yinelerken şimdi kendi kendime sorup duruyorum, gerçek miydi bütün bunlar, yoksa ben düş mü görmüştüm?’’ Veya diyor ki: ‘‘Bu anı belki de bir saplantı!’’ Nerval, aşkın düşler ile bağını tekrar kuruyor Sylvie’de. Belki de metin bu nedenle böylesine buruk ve naif. Bu eksende düşleme, Sylvie’de öyle bir noktaya geliyor ki, artık bir düş olmaktan çıkıp, düşlemenin doldurduğu mekânların düşü hâline geliyor; düşler düşleri arzuluyor. Sylvie’den alıntılıyorum: ‘‘Yalnızlık ve düş dolu o yerleri yeniden görmek arzusu doğar içimde bazen. Doğalmış gibi görünen bir dönemin kaçak izlerini hüzünle duyarım yüreğimde.’’ Böylelikle, artık Nerval’e özgü bir düş yoğunluğundan, düşlerle dolu mekânlardan, düşün düşlendiği anlardan söz edilebilir. Bu uğurda Nerval, tüm metnini bir düş makinesine çevirir.

Bir düş ya da daha açık ifadesiyle düşleme, olduğu gibi dişildir. Hiçbir pratik düzleme oturtulamaz. Herhangi bir işlevi yoktur. Hiçbir anlam imal etmez. Tek kelimeyle, hafiftir. Ama bir şeye dişil demek, onun kadında her daim bulunduğu anlamına da gelmez; bir kadın, eril de olabilir. Bu noktada, şeyler cinsiyetsizleşmekten çok, cinsiyetler arası bir hâl alır. Dişil olan, hayatın sonsuz veçhelerini oluşturur, eril olan ise bir diğer sonsuzluğu yoğurur. Öyle ki, bu birçok nitel noktada da tezahür eder; keskin ve oval, katı ve akışkan, hafif ve ağır, direkt ve dolaylı gibi birçok ikilik, ruhta bir birlik oluşturmaya, birbirleri arasında, sonsuz bir döngüde, düzensiz bir devinim kazanmaya başlar. Bu meseleyi tartışan okuduğum en göz alıcı iki metin Bachelard’ın Düşlemenin Poetikası’yla Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sı. Her iki metin de, iki büyük androjen zihin tarafından yazılmış gibi. Ve eğer mümkünse, onların arasına Nerval’i de alacağım. Nerval, Sylvie’de; ‘‘Şu ya da bu tümceleri yüreğin diliyle değil de öylesine söylediğimizi kadınlar bilir mi acep? Sanmam, seçtikleri erkekler onları çok kolay kandırıyor. Sevda denen oyunu çok güzel oynuyorlar! Kimi kadınların aldatılmayı seve seve kabullendiğini bildiğim halde hiçbir zaman o tür bir erkek olmadım. Zaten çocukluk aşkında kutsal bir şeyler vardır hep…’’, dediğinde, yalnızca bir erkek olarak konuşmaz. Sylvie’den söz ettiği noktada, Sylvie’de olur. Şöyle der: ‘Onda yaşadığımı duyumsuyordum ve yalnız benim için yaşıyordu o.’’ Sylvie’de aşk, iki ruhun birliği değil, ama bir ruhun diğerinde çözünmesiymiş gibi gözükür. Ama bu fikir bile çok fazla dayanmaz; Aurélia’yla bir konuşmanın ardından her şey tekrar şüpheye düşer: ‘‘Uzun süredir duyduğum o garip çoşkular, o düşler, o gözyaşları, umutsuzluklar, o sevgiler… bütün bunlar aşk değildi demek? Peki aşk nerede o zaman?’’ Nerval’inki, dediğim gibi, birine âşık olmaktansa,  bir âşık olma hâlidir; bir aşkı diğerinde, bir diğerini ise ötekinde arar; ve, şaşılmayacağı gibi, hiçbirine de kavuşamaz

Tüm bu yapı, belki de ancak metnin sonunda, Sylvie’nin Adrienne’in öldüğünü söylemesi ile yıkılır. Bir âşığı ölmüş (Adrienne), diğeri evlenmiş (Sylvie), bir diğeri ise bir başkasını sevmektedir (Aurélia). Ama evlenmiş olsa da, en saf aşk, yine de Sylvie’ninki olarak kalır. Bunu anlamak da çok zor değil, metnin adı dahi Sylvie’dir. Aslında her şey, metnin başında da ifade edildiği gibi, onda yaşanır. Aurélia, kendisine duyulan sevgiyi haklı olarak sorgular; Adrienne, bir manastıra gider ve uzaklaşır; Sylvie’yse hâlâ oradadır, hattâ evlense dahi oradadır. Her ne kadar Sylvie’de; ‘‘Her şeyde yalnızlık ve hüzün var!’’, gibi bir cümle geçse de, Nerval’in metni hüzünlü olmaktan çok, buruktur. Sylvie, bir bakıma, hüzün kadar, belki de ondan kat be kat daha fazla, sevinci, esrimeyi ve şenliği barındırır. Her şey bir düş hâline geldiğinde, hüzünlü olanların da bir ağırlığı kalmaz. Sylvie’nin sonlarına doğru Nerval şöyle yazar: ‘‘İşte, yaşamın sabahında bizleri büyüleyip yolumuzu şaşırtan ham hayaller. Fazla düzene koymadan şöyle bir gösterdim, ama nice kalpler anlayacaktır beni. Hayaller, bir meyvenin kabukları gibi, birbiri ardına düşer, ve meyve insanın deneyimidir.’’ Tüm kabuklar soyulduğunda, ortaya çıkan şey yalnızca Sylvie’dir.

Daha fazla göster

Edebiyat

Bülbülü Öldürmek

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

Adalet, temel bir kavram mıdır yoksa topluluğa göre sürekli değişim gösteren bir unsur mu?

Gerçeği bulmak o kadar da zor olmasa da yanıtlar aramaya çalışır okuyucu Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek isimli romanını incelerken…

Günümüzde adalet kanunlarda yazılanın hukuk üzerinde uygulanması olarak basitçe tanımlanabilir ama kanunların aynı kalmadığını, zaman ve mekân içerisinde değişim gösterdiği bilinir. Adi bir suçu işleyen kişi deliller neticesinde farklı ülkelerde birkaç yıl cezaevinde de tutulabilir, müebbet hapse de çarptırılabilir, farklı yöntemlerle idam da edilebilir… Peki hangisi suçun gerçek karşılığıdır? Ölümden sonra mutlak adaletle karşılaşılacağına dünya dinlerini göz önüne alındığında pek çok insan tarafından kanaat getirilebilir belki ama yaratıcının adaletinden önce, henüz yaşıyorken, onun sağlayacağına inanılana yakın bir adalete ulaşılamaz mı?

Bir de şu soru vardır ki adalet kimin için gereklidir? İnsan içindir diye basit bir cevap vermek yeterli değildir çünkü suçla itham edilen kişi için midir adalet, onu tekrar hayata kazandırabilmek, faydalı bir birey haline dönüştürebilmek için mi, yoksa suç işleyenin içerisinde barındığı toplumdan ayıklayıp diğerlerinin huzuru sağlamak için midir? Soruyu düşündüğümüzde ülkemiz aklımıza gelir, zaman içerisinde değişen unsurlar, sıkça başkalaşan taraflar, diğer ülkelerle uyum sağlamaya çalışılan yasalardır ilk düşündüklerimiz olabilir. Oysa adaletin mükemmelliği sorunu ülkemizde olmakla birlikte dünyanın neredeyse her yerinde mevcut olduğunu Bülbülü Öldürmek romanını okuduğumuzda daha yakından görebiliriz.

Özgürlükler ülkesi Amerika’da geçiyor eser. Yazarın uzun yıllar yazdığı tek kitap olarak kalmış fakat aldığı pek çok ödülle adını farklı yerlere yazdırmayı başarmıştır. Önceleri günlük yazılardan oluşan metinleri toparlayan yazar bir süre sonra romanlaştırarak son haline getirmiş ve bu otobiyografik eseri oluşturmuştur. Haliyle kaleme alındığı zamanın öncesinde geçen kitapta bir nevi çocukluk anıları anlatıldığı için çocukça bir bakış açısının hâkim olduğunu görürüz. Anlatıcı ana karakter Scout 7, kardeşi Jem 11 yaşındadır; hikâyenin başladığı senelerde ve iki senelik bir zaman aralığında geçen romanın arka planında avukat olan babalarının kabul ettiği davanın zorlukları, halkın tepkisi ve adalet teması yer alır. Çocuklar henüz küçükken ölen annelerinin yokluğunda geçen günleri resmeden eserde küçük yüreklerin korkularından, maceralarından, gelişim süreçleri ve arkadaşlıklarından bahsedilir, kasabadaki diğer insanların yaşayışlarından örnekler verilir.

Gelgelim romanın temelinde adalet anlayışı daha doğrusu adalete insanların bakışı ve adaletsizlikler yer alır ki eserin okuması en heyecanlı bölümleri olan mahkemenin gerçekleştiği süreçte konu tamamen adalete ve insanların konuya yaklaşımına odaklanır. Zenci bir adamın genç bir kadını dövmesi ve kadına tecavüz etmesidir yaşandığı söylenen vaka. Şahitler dinlenir, deliller ortaya sunulur, kararlar alınır. Romanın ortalarına kadar saklı kalan gerçekler ve yalanlar okuyucuya açıklığıyla aktarılır ve jürinin verdiği kararlar ile tutarsızlıklar gösterilir. Okuyucu ve olayın kalbindeki çocuklar mahkemeyi seyrederken düşündürten kısım da tam burada ortaya çıkar. Adalet bir tane midir, yoksa toplumun geneline göre değişiklik mi gösterir?

Bir kişinin suçsuz olmasına karar vermektense toplumun sevmediği zümrelere dâhil birisini mahkûm etmek daha az tepki çektiği irdelenir romanda da yaşantılarımızda da… İnsanlar kendileri seçemediği özelliklerinden ötürü suç işlemeye daha yatkın görünür, inandırıcılıkları azımsanır, güç dağılımlarına göre haklılıkları farklılık gösterir. En basitinden siyasi v.s. hiçbir özelliği olmayan davalarda dahi zengin, gücü elinde bulunduran kişilerin mahkemeye avantajlı başladığı bilinir ne yazık ki. Adalet gücün odağına doğru şekillenir. İnsan olarak adaleti aramak romanda olduğu gibi ne kadar çare üretir bilinmez ama adaletsizliğe alışan kişilerin zihinlerinde küçük bir yer edinse bile ilerisi için faydalı olacaktır görüşü, romanın anlattıklarını özetleyebilir.

Yazar Harper Lee’nin ise diğer ünlü yazarlara göre farklı bir özelliği vardı ki yakın zamana kadar sadece tek bir roman yayınlatmıştır. Bir yazar arkadaşımın sorusunu aklıma getirir bu durum. “Birçok kitabı kaleme alıp düşük satış rakamlarını elde eden midir, yoksa tek kitap yazarak çok sattıran mıdır yazar?” diye sormuştu arkadaşım. Yanıtlaması güç bir durumdu. Çok yazıp okunmamaktansa az yazıp okunmak daha önemliydi maddi açıdan ama fırsatların insana geliş şekli de önemliydi tabii verilecek yanıtta. Uzun yıllar sonra ilk eserin devamı niteliğindeki “Tespih Ağacının Gölgesinde” isimli romanı yazan yazarın kırk milyondan fazla kitap satışı elde ettiği biliniyor.

Özetlemek gerekirse genel itibarıyla fazla sürükleyici olmayan, kitabın yaklaşık yarısına kadar her bölümde ayrı bir konuya geçen fakat bölümler içerisinde ilgiyi çekmek konusunda devamlılık gösteren farklı bir eser. Çocuk saflığından yani bakılması en doğru olan yerden adalete ve insanların adalete yaklaşımına bakan ender romanlardan birisi, henüz okumayanları düşünmeye zorlayacaktır…

Emrah SUBAŞI

Daha fazla göster

Trend

Copyright © 2017