Çizim: Filiz Odabaş

Çayımı yudumlarken siparişleri büyük boy naylon torbaya yerleştiriyordum. En alta ahşap yapbozlar üstüne büyükten küçüğe sıralamalar sonra küçük kas gelişimi için çiviler ve kartondan dikkat oyunları. Arada torbayı tartıyordum. Yolda dağılıp kalmasın. Ne kadarını taşırımı şıp diye anlayacak yaşta değilim henüz.

İkinci torba kitaplarındı. Küçük yaşlar için sert kartondan olanlar yer tutmasa da ağırlıkları kallavi. “Birazını çıkaralım istersen” diyor arkadaşım. Başımı sallıyorum. “Bugün için söz vermiştim. Hem ahşapları bırakınca hafiflerim.”

Arka bölüme doğru seğirttim. Çocuk eğitimine yönelik seminer çalışmaları yapacaktık. Yaptık ta. Çocuğuma ne yedirsem’in ötesine geçen anne babalar gelecekti. Gelmediler. O hayallerin artığı sandalyeler köşedeydi. Çantalarımızla fazlalık eşyalarımızı koyuyorduk üstlerine. Kullanılmış torbalardan birini önce ipmişcesine çekiştirdim sonra buruşturarak çantama tıkıştırdım. Abonman kartım yerindeydi. Sipariş formuyla tahsilât fişi de. Çıkabilirdim.

Yer yer delinen mozaik zemini renkli kaplama kâğıtlarından ayak izleri yapıştırarak kapatmıştık. Biz öyle düşünüyorduk aslında. Vitrin düzenlememiz üst üste konmuş mukavva kutular ve boyanmış portakal kasalarındandı. Çıkarken duyduğum son sözler gülümsetti. “Dönüşte Özsüt’te kazandibi yemeden gelme sakın.”

Uzaktan durağa yeni yanaşan körüklüyü görünce caddeye attım kendimi. Tecrübeyle sabit. Hiçbir şoför yolun ortasından koşan birini almamazlık etmez. Birazcık oyalansa yeter. İkide aynaları düzeltse tamamdır. Ön sıralarda oturanlar sessizce dâhil olur bu yetişme oyununa. Saçlarını fildişi tarakla toplayan kadın gibi. Şoförün ağırdan aldığını, aynaları düzeltişini o da gördü. Vites koluyla oynamaya başladığında öfleyecekti sanki, beni fark etti. Salkım saçak koşarken bir yandan da sapı ha bire düşen çantamla cebelleşiyordum. Gönlünden bir aferin geçirmiştir belki. Bana değil şoföre.‘ İnsanmış. Yolda bırakmadı kadını’ Tam da bunu düşündüğü an durağın az ötesinde inme ricası da düşmüş müdür aklına?

Otobüsün açık ön kapısından seslendim. “Orta kapıyı açabilir misiniz?” Açıldı. Sıra içerdekilerdeydi bu kez. “Torbaları alıverir misiniz?” Aldılar. Şoför gele gide tanış olunanlardandı. Nefes nefese merhaba’yla birlikte kartı gösterirken “Kurtulamadın şu torbalardan be abla. Enişte sana araba çeksin artık” dedi. “Yorgunluktan halin kalmayacak yoksa.”
Ne bu şimdi? Beğenen beğendiği yerden konuşuyor işte.

Ortaya doğru ilerledim. Tutunduğum direkte gözleri kapalı iki öğrenci aynı kulaklığı paylaşıyorlardı. Bana kadar ulaşan gümbürtünün arasında biri şarkı söylüyordu belki. Dayandığım yerden torbaları toparladım. Çantamdaki naylonu saplarından geçirerek fiyonk şeklinde bağladım. Neyse ki son durak dolmuşa yakındı. Şoför kalan yolcuları indirirken dikiz aynasından seslendi. “Abla sen dur. Kavşağı dönünce durakta inersin.” Halden de anlar hani.

Sıradakinin ön koltuğu doluydu. Arkadaki taksi dolmuşa yöneldim. Ayaklarım hiç şikâyet etmeden yüklerimin arasına sığıştı. Mavişehir yolcuları para üstlerini han’fendi ve bey’fendi olarak alıyorlardı. Durakla haberleşmeyi sağlayan kulaklıktan gelen ‘dakkanı geçtin aga’ ya ise “hadi lan” yetti. Binen her yolcunun estirdiği çam, yasemin ve arada keskinleşen reçine kokularıyla gidiyorduk. Bahse girerim, arkadakiler usturuplu oturuşlarıyla birbirlerine dokunmuyorlardı. Gözlüklerin ardına çekilmiş dört kişiydik.

Son durak yolcusu olmak farklıdır. Sabahtan beri sigara altı yarım poğaçayla direksiyon sallamaktan başlayarak ‘ondört saat başka nasıl çekilir’ diye söylenirken eli çoktan torpido gözüne uzanmıştır. Yakındaki büfeye yarım döner siparişi verilir, soğansız. Sonra gençlikte bilemedik, gün yetmiyor emekliliğe. Daha iki yılım varın ardından dert yanma yol boyunca sürer gider. Durulmayacak noktaların, dönülmeyecek yerlerin -hatıra binaen- lafı edilmez. Soyak bloklarının tam kapısına buyurursunuz.

Bugün de öyle oldu. Araçtan, değnekçinin düdüğüyle başlayıp son durağı gördüğüm yolculuklardaki ödediğim paranın hakkını aldımın rahatlığıyla indim. Torbalarım o kadar da ağır değilmiş edasıyla girişe doğru yürüdüm. “Yirmi sekiz numara Feray Hanım beni bekliyor” Güvenlik görevlisi önündeki notlara göz gezdirdi. Bana dönüp sağı işaret etti. Aşk olsun! İnsan bir yardım eder.
Cam giriş beni görünce açıldı. Yağmurlu havada kaymanın yüzde bin beş yüz garanti olduğu cilalı zeminde yürürken tedirgindim. Asansörde Vivaldi’nin çok bilinen Mevsimleri çalıyordu.
Önlüklü genç bir kadın kapıyı açarken içeriden Feray Hanım’ın sesini duydum.

“Gel bakalım Cihan’cığım. Kim gelmiş bize?” Yürümeye pek gönüllü olmayan başı önünde beş altı yaşlarındaki oğlanla birlikte göründü. “Buyuruuun” dedi ellerini uzatarak. “Hoş geldiniiiz. Ah! Yine zahmetler verdik size. Çekçekli bavulunuz olsa keşke. Eminim daha kolaylaşır işiniz. Cihan da yeni oyuncaklarını bekliyordu.” Uzandım kıvırcık saçlarına dokunduğumda kendini çekti.
“Boncuklardan da getirdim. Sen seversin ya” Ses yoktu.

Beni mutfağa aldılar. Lütfen girin deseler de galoşlarım hazırdı. Bildiğim, eve pabuçla girilmez. Biraz önceki önlüklü kadın getirdiği ütülenmiş elbezlerini yerleştirdi. Beyaz lake çekmece kendiliğinden kapandı. Bu evde yaşayan yokmuşçasına ortada tek bardak bile görünmüyordu. Sadece karşı duvarda delikleriyle uzatılıvermişçesine duran ahşap rafta yeşil cam kavanozlar sıralıydı. Kapakları mantardan. İçlerinde erişte, mercimek, bulgur, börülce, kuru biberler vardı. Saydım tam yirmi dört tane. Birine uzun makarnalar sığmıştı. Bulduğumda hiç kaçırmadığım – kaçırmamak içinde, pırasa saçlarımı kısaltma işini ayın ilk günlerine denk getirdiğim- kuafördeki dekorasyon dergilerine bakıyor gibiydim. Fotoğraflarını onlarda görmüştüm. ‘İtalyan yeni Country’ler ülkemizde’ yazıyordu altyazıda.

Okuduğum dergilerin diliyle söyleyeyim. Burada beyazın rafine duruşunu eski tren raylarından çıkma ahşap raf ortaya çıkarıyordu ya da ona benzer bir şeydi. Renkli camlara bayılırdım zaten. Bizim eve nasıl oluru düşünürken Feray Hanım göründü. “Cihan’ı öğretmeniyle dolaşmaya gönderdim. Haftada bir –bizsiz- sosyal yaşamla tanıştırmaya çalışıyoruz” dedi. Sonra siparişlerini ayağına kadar getirdiğim için çokça teşekkür etti.

Ne demek! İki aylık kira borcu birikti. Özel eğitim merkezi gibi alışveriş yapan müşteri olsun yeter ki. Sipariş olsa aya bile giderim, diyemedim elbette.
Toparlanmaya başlamıştım ama bir kahve içmeden olmazdı.

“Aytekin Bey’in işi çok yoğun. Ruslarla çalışıyor. Cihan’cığımın bütün sorumluluğu bende. Onu ilköğretime en iyi şekilde hazırlamam gerek. Okul arayışımız da sürüyor. Küçük bir yer düşünüyoruz. Gerekirse destek de verebiliriz.” Menemen’deki otizm merkezinden söz etseymişim baltayı taşa vuracakmışım. İyi ki söylememişim. “Oğlum özel bir çocuk. Eğitimden anladıkları onları sınıfa toplayıp, başlarına öğretmen dikmek olan yerde işi olamaz.” diye sürdürdü çünkü. Gülümsüyormuş havasını dudaklarının kıvrımına iyice oturtmuş kadınlardandı. Yüzünde, tırnaklarının ojesinde, saçlarının dalgasında, adım atışında bile incelik vardı. Kahvenin çöken telvesini çalkalayarak son yudumu hürpletemedim. Yeni ürünlerimiz geldiğinde mutlaka haber vereceğimizi söyleyerek izin istedim.

Kapı girişinde galoşları çıkarırken telefonu çaldı. “Bir dakika, biraz sonra…” Sessizlik… Ardından kapı gümleyerek kapandı. Ayaklarını yere vurarak “Gidemedim gidemedim” diyerek çırpınmaya başladı. Galoşlar elimde kaldı. İki büklüm olmuştu. Omuzlarından kaldırırken “Feray Hanım” dedim, kendini bana bırakıverdi. Sayıklıyordu. “Göremedim… İyiydi… Dün iyiydi…” Bir vakit ayakta öylece kaldık. Saçları yumuşacıktı. Arada bebek gibi sırtını okşuyordum. Oturttum kahve içtiğimiz köşeye. Su bardağının biri yarılanmıştı, uzatırken “için bunu” dedim. İçti. Sonra sürdürdüm.

“Başınız sağ olsun. Aramamı istediğiniz biri, yakınınız varsa?”

“İş için geldik biz buraya. Ailem Adana’da” dedi. Sonra ekledi: “Sigara kullanıyordunuz değil mi? İlk nefes öksürttü öksürtmesine. Yine de buzdolabının yanını işaret ederek “Şu gri düğmeye bassanız… Alarmın eli kulağındadır yoksa…” derken yüzü dalgalandı. Sigarayı parmaklarıyla çevirdi, sonra kokladı. “Çoktandır görmemiştim. Artık üretilmediğini sanıyordum.”

“Haklısınız. Bulduğumda ben de kartonla alıyorum zaten.”

Arada içini çekerek oturuyordu. Gözleri mutfağı taradı, yüksek çekişli davlumbazla lake dolapların çelik saplarında dolaştı. Sonra karşı duvara döndü. Telefonunu kulağına götürdüğünde sigaranın külü epeyce uzamıştı. Karşıdan ses geldiğinde “Beni dinle!” dedi, “ablam öldü, sikinin havasını bırak gel! Adana’ya gideceğim.” Sonra yeniden hıçkırmaya başladı.

“Utanmadı iki blok öteden ev tuttu. Karıyı görsen yarı yaşında! Kepçe kulaklarıyla küçük çenesini geri zekâlılık belirtisinden saymayıp oğlunun salaklığını da bana yıkıyor üstüne üstlük. Atıp gideyim üstüne de nasılmış görsün!” Mutfakla giriş arasında hızlı adımlarla dolaşmaya başlamıştı. Masaya Maltepe paketini bıraktım. Kapının çalması yakındı. Ellerini avuçlarıma aldım. Buz gibiydi. Tek sözcük edemedim. Ne söylesem yarısı havada kalacaktı. Çıkarken içeriden gelen şangırtı kapı kapandığında kesiliverdi. Aradan zıplayan mantar kapağı görmesem kavanozların kırılmasını uydurdum sanırdım. Demek yalıtımın iyisi böyle oluyordu. Torbalarımı birbirine sıkıca bağlayarak heybe gibi omzumdan sarkıttım. Şık görünmü… Amaan olduğu gibi görünüversin.


Aliye Zorlu Mit