Connect with us

İnceleme

60’ların Hüzün Kovanı: The Shangri-Las

Yayınlanma

Tarih:

Buradan, bir asır önceymiş gibi görünen zaman dilimine ait kahramanlarımız, 60’ların lirik perileri, değip geçtikleri yılların gerisindeki hikâyelerden beslenen, kırıklıkların ince ince işlendiği, gençlik esintili, “aşk” kokulu parçalar bıraktı.

Onlar kim miydi? Mary ve Betty Weis kardeşlerle Marge ve Mary Ann Ganser ikizleri. İsimlerini onlar henüz 15- 16 yaşında iken duyduk; hem de sanatın cilvesine cilve katan dertler, 60’lardan payını bohemlik ve melankoliden alırken… Elbette o dönemin en belirgin özelliği dünyayla iletişim kurabilmekti bunu da en güçlü şekilde müzik başaracaktı. Durum böyle olunca söylenenler de evrensel ve kişisel olarak iki gruba ayrıldı. Kızların yazdıkları yalnız onların yaşamlarından beslendi. Onlar tükettikçe üretiyor, gençliğin karanlık bir yanına ışık oluyorlardı. Shangri-Las, Leader Of The Pack ve Remember (Walkin in The Sand) hitleriyle anılsa da annelerinin ölümünün üzerine kaydettikleri  I can never go home anymore birçok dinleyeni aile dediğimiz sınırsız alanın, o ıssız çölüne sürükler. Eser, dramatik bir aşk hikâyesini de çöl tablosunun içine yumuşak geçişli tonlarla yedirmeyi bilir ve belki onca şarkı onca satış rekorları arasından, kızların da özünde temsil ettiği en iyi şarkı olacaktır zannımca.

Neşeliymiş gibi gelen parçaların uzun monologlarına gizledikleri hüzün ve birbirinden farklı sound’lar ile dönüşleri keskin bir yol çiziyor Shangri-Las. Öylesine uzun ve işaretli bir yol ki o zamanların punk rock’ından caza uzanan geniş akım yelpazesinden çok kişiye ilham kaynağı olabilmişler. 70‘lerin ortasında yıldızı parlayan punk rock grubu New York Dolls kızlara ait pek çok şarkıyı coverlamış. Bette Midler’den, 80’lerin önemli jazz ismi Joe Jackson’a, Ryan Adams’ tan Amy Winehouse ‘a değin bir yol. Hatta Amy, bir Back To Black performansı sonrasında Remember (Walkin in The Sand)’in sözlerinden ne kadar etkilendiğinden bahseder.

Okulun soğuk mermer merdivenlerinden şöhret basamaklarına zıplayan kızlar uzun bir dönem boyunca ortadan kaybolur. Belki de kendi hayatları içinde savruluyorlardır. Mary Weiss önce New York’a ardından San Francisco’ya taşındıktan sonra New York’a tekrar dönerek iç mimarlık firmasında çalışmaya başlıyor. Betty Weiss, evlenip çocuk sahibi olunca elini eteğini çekiyor. Mary Ann Ganser, henüz 22 yaşında bir virüs yüzünden göçüp gidiyor. Kız kardeşi Marge Ganser için de başka bir kader mümkün olmamış. 48 yaşında kanserden hayatını kaybeden Ganser dünyaya küçük parmaklarıyla kocaman dokunabilenlerden yalnızca biri. Toplam 3 stüdyo albümü, 9 derleme albüm farklı versiyonların kaydedildiği 26 single’a imze atan The Shangri- Las kurşun kalemle atılmış bir başlık misali…

 

1997 Bursa doğumlu. Müzik tutkusunu akıttığı blogundan sesini duyuramadığını anladığında Plak Dükkanı'nda yazmaya başladı ve halen o mecrada yazıyor. İstanbul'da katıldığı tiyatro atölyesi ve galerilerde asistanlık yaptı. Dansla tanışınca hayatının kalan her şeyi şekillendi. İzmir'de dans sınavlarına hazırlanıyor. En büyük hayali yürüyerek Dünya'yı gezebilmek.

Okumaya Devam Et
Yorumlara Göz At

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İnceleme

21. Yüzyılda Sanatçı

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

Bu başlığı atan yazarın, aynı zamanda, doğuda yaşayan bir klasik batı müziği yorumcusu olduğu bilinse, ”vah zavallı” diyenler çıkacaktır. Böyle söylediğim için, benim kendimi zavallı bulduğumu, mutsuz, depresif ve çağın dışında yaşayan biri olduğumu  sanmayın sakın… Ama çevrem tarafından biraz marjinal, biraz uçuk, bazense biraz tutucu, biraz da barok çağdan kalma olarak görülmem de boşuna değildir.

21.yüzyıl sanatçısını anlamak için önce sanat ne demek, kısa tanımına bir göz atalım isterseniz.

Sözlükte iki sanat tanımı şöyle: 1- Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında ustaca kullanılan yöntemlerin tamamı ve bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık.  2- Doğanın sunduğu güzellikleri, üstün bir yaratıcılık diliyle anlatma .

Sözcük tanımından yola çıkarak, bir işin sanat olması için bir yaratıcılık ve ustalık sergilemesi gerekiyor. Sanatçı da, yaratıcı özelliklerini korumuş, geliştirmiş, işine emek vermiş ve ustalaşmış biri olmalı… Günümüzde okullu olması daha beklenir tabii, ama okullu olmak zorunda  da değildir.

Vikipedia’da, hakkında, ”çok başarılı”, ”çok önemli”, ”kendi tarzını yaratmış” yazan, yılın sanatçısı gibi 37 önemli ödül almış bir ”sanatçı” var… Bu ”sanatçımızın” yazıp söylediği Facebook adlı şarkının ilk iki satırını okuyalım. ”İnternet kafeye gittim, Facebook sayfasına girdim, Adımı çılgın diye verdim, Artık ben de üye oldum. Tanıştım güzel biriyle, Yazışıyoruz günden güne, Merhem oluyor gönlüme, Artık ben de seven oldum.”

En çok satan albüm rekorlarını defalarca kıran sanatçı, doğanın sunduğu güzelliği, ”üstün bir yaratıcılık” diliyle anlatmış ne de olsa. İşte, bugün, dilin kullanımında karşımıza çıkan her yazı, her söz, kolayca sanat yapıtı kavramına giriveriyor. Oysa müzik dil içinde de gelişmiş, kaba kullanımlar, bozuk ve yanlış  kurgulanmış yazılar, sözler yok mudur?  Bu kullanımların hepsi nasıl sanat olabiliyor? Şöyle, “efendim, bunlar popüler sanat”… Her metrekarede bir sanatçıya denk gelmeniz şaşılası değil haliyle. Yapılan iş ne kadar iyi pazarlanırsa, o kadar başarılısınız sanatınızda (!).

Aslında pop müzik, toplumun kendi ürettiği, büyük çoğunluğun da dinlemekte olduğu müziktir, elbette olacaktır ve gereklidir. Yıllar önce,  öğrenciyken çıkarttığım dergide bu konuyla ilgili bir yazı yazmışım. O zaman demişim ki, ” bu müzik türünün de sanat değeri taşıyan, toplumun süzgecinden geçerek, yıllar içinde klasikleşecek örnekleri vardır.” Fakat, 15-20 yıl sonra bakıyorum ki, toplumun süzgecindeki delikler artık çok iri… Ve süzgeç, elediklerinin içinde gömülmüş ve işlevini yitirmiş sanki. Adorno’nun Marks’a karşı haklı çıkışı ne kadar üzücü… Zira, Adorno, kapitalist sistemin, kültürel olarak sürü psikolojisi oluşturup, insanları kişiliksizleştirdiğini, insanı yaratıcı gücünden yoksun bıraktığını söyler. Ve bu sistemin, insanları, gerçek sanattan uzak tutarak, duyarsız hale getirdiğini belirtir. Marks’ın aksine, kapitalizmin gitgide güçlenerek insani değerleri, insanın asıl ihtiyacı olan yaratıcılığı, ve hayatı akıl yoluyla  anlama gereksinimini  üç şeklde yok edeceğini savunur: meta fetişizmi, standartlaştırma, popüler kültür!  Öyle de olmuştur.

Adorno 1903 doğumlu, Ama bugün popüler kültür egemenliği altında klasik müzik sanatçısı olmak, insanın en doğal gereksinimlerinin sonuna dek farkında olmak demek…  Bu gereksinimlerden fena halde yoksun kalmış, duyarsızlaşmış ve sizi anlayan insanların olmadığı bir toplumda yaşamak demek. Sanatınızın para etmediği, dolayısıyla değersiz bulunduğu bir durum demek.. Para kazanamadığınız için itibarınız da yerlerde olabilir. Hayatını bir çalgıda ustalaşmaya vermiş, okullar bitirmiş bir  meslektaşınıza restoranlarda Facebook adlı ”sanat eserini” yorumlarken rastlayabilirsiniz. Mesleği sizinle tamamen alakasız biri, sizi rahat rahat ve uzun uzun eleştirebilecek,  ömrünüzü verdiğiniz sanatınız için haklı olarak beş para etmez diye söz edebilecektir. Hatta bu konuda otorite olanlar, para edeni yüceltmeye başlamıştır bile… Popüler kültürün sanat yuvaları televizyonlara hasbelkader davet edilebilirsiniz, ama orası asla sizin yuvanız olmayacaktır.

Kızamazsınız kimseye. Çünkü siz mesela, elinde kemanı olan bir virtüozken, karşınızdaki size asla tahammül edemeyecek koca bir ordudur. Kime kızıyorsunuz?

Bilim adamları son yıllardaki beslenme tarzımızı çok çarpıcı bir şekilde eleştirmekte: ”Çok yemek yiyoruz ama hala açız, çünkü en çok tükettiğimiz yiyeceklerin besin değeri yok”! İşte, insan ruhunun en temel, en ciddi ihtiyacı olan sanat yok ama ortalık sanat eseri ve sanatçı kaynıyor…

21. yüzyılda sanat sunmak, şeker küpü boyalı yapay içeceklerle susuzluğunu doyurmaya çalışan bağımlı insanlara, renksiz, kokusuz, doğal kaynak suyu sunmaya çalışmak sanki. Ama fabrikalarda o şeker küplerine baz olarak üretilen suların, yapay, boyalı içeceklerin dev sanayisi karşısında, doğal kaynak sularının ömrünü çok uzun bulmuyorum. Yanılmayı yürekten dilerim.

 Oya Ergün

 

 

Daha fazla göster

İnceleme

Şehvetin ve Müziğin Peşinde

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

“Tek yapman gereken, ayak uydurmak.”

German Films ve Goethe Institut’ün katkılarıyla Kino2016, Alman filmlerini Türkiye’nin beş büyük kentinde seyirciyle buluşturuyor. İstanbul, Ankara, Eskişehir, İzmir ve Diyarbakır’da gerçekleştirilecek gösterimler arasında uzun metrajlı filmlerin yanı sıra kısa filmler ve belgeseller de yer alıyor.

İzmir’de başlayan ve devam eden program vesilesiyle izlediğimiz “B- Movie: LUST & SOUND in West Berlin 1979-1989” geçtiğimiz yıl gösterildiği Berlin Film Festivali’nden ‘Heiner Carow’ ödülüyle dönen bir belgesel. Klaus Maeck, Jörg A. Hope ve Heiko Lange’nin, yönetmen koltuğunda gerçek görüntüleri dehayla kurguladıkları yapım Manchestar’da doğan Mark Reeder’ın çalıştığı küçük plak dükkânından Batı Berlin’in underground müziğine yaptığı yolculuğu konu ediniyor. Filmi bir araya getiren görüntüleri toplamaları tam dört yıllarını almış.

1979’un kederli ve çamurlu Manchester’ının köhne bir plak dükkânında bir anda yayılan punk virüsünün Reeder’a bulaşmasıyla açılıyor belgesel. Bolca alkol, uyuşturucu, seks, kasetçalar ve kışkırtıcı derecede özgün müzik içeren Batı Berlin’de, Reeder’ın büyüsüne kapılıp altını üstüne getirdiği kentte, onu sürekli asker üniformasıyla görüyoruz. Sonrasında bunu, “Çok kullanışlı, rahat ve insanlar sinir oluyor,” diye açıklıyor. Joy Division’ın yok sattığı, David Bowie’nin bile takıldığı mekânlara girip çıktığı, Almanların, “İngilizce müzik yazamayız, dürüst olmalıyız. Seyircimiz bunu anlar ve bu hiç de iyi olmaz, bu yüzden Almanca şarkı söylüyoruz,” diyerek Sex Pistols ve Buzzcocks gibi İngiltere’de punk‘ta çığır açan gruplara kafa tuttuğu sırada Mark Reeder oradaydı ve şöyle söylüyor: “Hatırlamak zamanımı aldı, zaten her şeyi hatırladığımı da söyleyemem ama siz unuttuysanız orada değildiniz. Biz sınırları yok ettik ve bir şey başardık. Ben oradaydım.” 588315

Belgeselde Ian Curtis’in intiharıyla nasıl baş edeceğini bilemeyen Redder’ın daha sonraları Nick Cave’i bir ev bulana kadar evinde misafir ettiği ve bu sayede o zamanın en kafası kırık Blixa ile yollarının kesiştiğine de tanık oluyoruz. Bir yandan Reeder’ın hayatta kalma mücadelesi verdiği Batı Berlin’de, hayranı olduğu pek çok grubun teknik işlerine yardım ederek kimi zaman menajer olarak çalıştığı grupların sonra uzun pardösüler giyerek pop rock yapacakları gruba nasıl ön ayak olduğunu da görüyoruz. Belgeselde Mark’ı en çok heyecanlandıran şey Berlin’deki müzisyenlerin özgünlüğü. Hiçbiri ünlü olma peşinde değil; tarih isimlerini bir bir silerken bile onları o kaotik şehirde gerçekten hayata bağlayan tek şey var: “Müzik”.

Reeder şöyle söylüyor: “Burada en çok hoşuma giden şey şu: Kimse kalıcı bir iş yapma peşinde değil, çoğu grup üyeleri kısa sürede ayrılıp sürekli grup değiştiriyorlar; sanki tek başına kocaman bir grup gibiler.”

Daha fazla göster

Efsaneler

Müziğin Dahi Çocukları: DAFT PUNK

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

daftpunk_belgesel_daft_punk_helmets_mask_kask_bbc_sema_kavaslar_semakavaslar

Müzik, henüz yerleşik yaşama geçilmeyen dönemlerden beri insanoğlunun hayatının bir parçasıdır. Doğadaki nesnelerin kullanılmasıyla yine doğadaki sesleri taklit ederek oluşturulan sesler, dini ayinlerin vazgeçilmez ritüellerinden biriyken, insanlığın gelişiminden müzik de nasibini almıştır. Uzun yıllar yine din ile paralel ilerleyip özellikle kilisenin etkisi altındayken, kişiselleşmeye başlayıp önce taverna kültüründe eğlencelik olarak kendine yer bulan, ardından da büyük besteciler önemli eserler ortaya koyduklarında, müzik de farklı bir boyut kazandı. 16ncı, 17nci YY’da Vivaldi, Beethoven, Mozart gibi dâhilerin besteleri, müziğin boyutsuzluğunu ve ulaşabileceği bir son noktası olmadığını tüm dünyaya göstermişti. Biraz daha yakın geçmişe geldiğimizde ise, teknolojik gelişmelerin ses üzerindeki etkisi müziği yine farklı bir boyuta taşıdı. 1950’li yıllarda başlayıp özellikle 90’lı yıllar, müziğin elektronikleştiği, farklı soundların duyulmaya başladığı bir dönemdi. İşte o günlerde müzik yapmaya başlayan Fransız ikili Thomas Bangalter ve Guy – Manuel de Homem – Christo, bu gün pek çok kişinin gözünde çağımızın Beethoven’ları, Mozart’ları konumundadır. Dahi müzisyenlerin grubu Daft Punk; asırlar sonra bile hatırlanacak, müzikleri pek çok nesli hem mutlu edip dans ettirecek, hem de hüzünlendirip düşündürecektir.

Çok genç yaştan itibaren beraber müzik yapan ikilinin uyumları müziklerinin de kalitesine yansımış durumdadır. Kariyerlerinin ilk dönemlerinde karma bir albümde bir şarkıları yayınlanan ve bu şarkı için Melody Marker isimli dergide kullanılan ‘bir kısım aptal müzik (a bunch of daft punk)’tabirini pek seven ikili o zamandan itibaren Daft Punk ismini kullanmaya başlamışlardır. İlk dönemlerinde underground müzisyenlerin şarkılarını yeniden yorumlayan grup, progressive house’dan funk’a, elektro’dan tekno ve hip-hop’a kadar pek çok tarzda deneysel olarak nitelenebilecek çalışmalara imza atmıştır. Yayınladıkları ilk single ile bekledikleri ilgiye ulaşamayan Daft Punk, ilerleyen dönemde yayınladıkları Da Funk single’ı ile hem çok yüksek satış rakamları elde etmiş, hem de tüm dünyanın tanıdığı bir grup haline gelmiştir. Around The World gibi bir harikayı içinde barındıran 1997 yılında yayınladıkları debut albüm Homework ile başarılarının tesadüf olmadığını gösteren ekip, bu ilk ciddi çalışmalarıyla 90’lı yılların unutulmazları arasına isimlerini yazdırmayı başarmışlardır.

Electroma-kuledibi

2001 yılında yayınlanan ve tüm zamanların en leziz, en muazzam albümlerinden olan Discovery, grubun başarılı müzik yapmanın ötesinde çağımızın en büyük müzik dehalarından olduğunun da bir ispatı oldu. Albümde yer alan her bir şarkının yoğun çalışmalar sonucunda oluştuğu dinlerken hissedilirken, elektro-pop ve synth-pop kategorilerinde müzikal kalite anlamında Discovery’ye yaklaşabilmeyi başarmış proje bence yok. Albüm kayıtlarının yanında, sahne şovlarını da ayrı bir müzik ziyafetine çevirmeyi iyi bilen Daft Punk, canlı kayıtlardan oluşan “Alive 1997”yi de aynı yıl piyasaya sürmüştür. 4 yılda bir albüm çıkartmayı adet edinen grup, 6 haftalık bir kayıt süresinin ardından piyasaya sürdükleri “Human After All” ile kendilerini tatmin etmiş olabilirler belki fakat genel olarak hayranlarını pek de mutlu edemediler. Satış olarak da beklenilenden az bir rakama ulaşan Human After All, grubun müzik anlamında ne yapabileceklerini göstermelerinden ziyade dünyaya ve düzene karşı içlerindeki rahatsızlıkların bir dışavurumu konumunda. Steam Machine, The Brainwasher, Television Rules the Nation, Technologic gibi şarkılar hem isimleri hem de içerikleriyle bu tezi doğrular nitelikte. Thomas Bangalter’in kendisinin de belirttiği gibi Discovery’ye göre daha spontane ve daha hardcore bir yapısı olan, stabil tekrarların oldukça yer aldığı Human After All yine de bu dahilerin yapabileceklerini görmek adına önemli bir yapım.

1982 yapımı Tron filminin devamı niteliğindeki Tron: Legacy filmi için Disney tarafından müzik yapmaları istenen Daft Punk teklifi kabul etti. Maddi anlamda kayda değer bir getirisi olmadığı halde büyük bir orkestrayla müzik yapma fikri, siber-ses, 3 boyutlu ultra teknoloji ve bu çılgın maceranın bir parçası olma fikri ekibe çekici gelmişti. Ses mühendisleri ile tanışıp, akustik üzerine de kendilerini geliştiren ikili müzikal anlamda da önemli bir kırılma içine girmişlerdi. Tron: Legacy filmi 2000’li yılların soundtrack anlamında en başarılı filmlerinden biri olmuştur. Daft Punk müziklerine klip olmuş filmin bir sahnesinde de gördüğümüz ve filme de çok yakışan ikili, bu projenin ardından eski Daft Punk olarak kalamayacaklardı.

daftpunk-tron-kuledibiTarihler 17 Mayıs 2013’ü gösterdiğinde ise efsane geri dönmüştü. Columbia Records lisansı altındaki kendi şirketleri Daft Life tarafından yayınlanan Random Access Memories, Daft Punk’ın bu güne kadar yaptığı albümler içerisinde en geniş kitleye ulaşan, sadece elektronik hayranlarının değil, her türden müzikseverin beğenisini ve takdirini kazanan bir albüm olmuştur. Elektronik altyapıların daha enstrümantel soundlar ile harmanlandığı, vokalin şarkı içindeki konumunun arttığı, elektronik seslerin moduler synthesizer ve eski tip vocoder ile sınırlı tutulduğu bu albüm, içinde barındırdığı her şarkı ile otoritelerin takdirini kazanmıştır. 70’li-80’li yılların Amerikan disko müziğine bir saygı duruşu niteliği taşıyan albüm ile Daft Punk, 56. Grammy Müzik Ödüleri’nde En İyi Albüm ve En İyi Şarkı dahil toplamda 4 ödül kazanmıştır. Pharrell Williams’ın vokalde yer aldığı Get Lucky parçası ile çıkışını yapan albümün içindeki diğer nimetlerin keşfedilmesi ise biraz daha zaman aldı. Julian Casablancas’ın vokalde yer aldığı Instant Crush, Giorgio Moroder’un kendi müzikal yaşamının öyküsünü de şarkının içinde anlattığı Giorgio by Moroder gibi şarkıların yanında tüm zamanların en deli işi şarkısı olan Touch da sonradan keşfedilen güzelliklerden. Touch isimli parçayı bu kadar özel kılan ise dahi ikilinin yaptıkları bir kurnazlık. Müzikal anlamda attıkları her adımı planlayan ve her hareketlerinin bir anlamı olan Daft Punk, R.A.M. albümünün tam ortasına Touch şarkısını koyuyorlar. Ve Touch’un ortasına da belki de yüzyıllardır üretilememiş güzellikle bir enstrüman uyumu –özellikle de piyano ve trompet– yerleştiriyorlar. Kendi içinde 7 bölümden oluşan şarkının başlangıcı ve bitişi dinleyeni zorlayabilecek nitelikte sert ve rahatsız edici tınılar barındırmakta. Fakat eğer sabrederseniz elde edeceğiniz şeyin pek eşi benzeri yok. O doyumdan sonra da zaten şarkının tekrar kabuğuna çekilmesi ve gizlenmesi sizi rahatsız etmiyor, aksine mutluluk veriyor. Eğer kendinizi verip dinlerseniz ne demek istediğimi, müziğin başarısını ve müziği yapanların zekâsını yakalayabilirsiniz. Rock & Folk dergisi bu albümden sonra Daft Punk için “pop müziğin otomatik pilotunu kapatan robotlar” tabirini kullanmıştır. Daha fazla bir şey söylemeye gerek yok herhalde.

daft-punk-poster1

Müzikal başarılarının yanında Daft Punk, görsel anlamda da her zaman kendisinden söz ettirmeyi bildi. Çekingenliklerinden dolayı sahneye maskeyle çıktıkları ilk dönemlerinden itibaren yüzlerini gizlemeyi tercih eden ikili, bu gizem ve bilinmezlikle birlikte daha da konuşulur oldu. Eski yıllarda bütün vücudu kaplayan robot kostümleri de giymişliği olan ikilimiz, yıllar içinde değişen müzik tarzlarıyla birlikte görüntülerinde de yeniliklere gitmiş, farklı kasklar eşliğinde sevenlerinin karşısına çıkmışlardır. Şahsi dış görünüşleri dışında, klip videolarına da çok önem veren Daft Punk üyeleri, yaptıkları albüm anlaşmalarında yapımcıların kliplere kesinlikle karışmayacağı maddesine oldukça önem vermektedirler. İşitsel üretimlerini en iyi şekilde görselleştirebilecek kişilerle çalışıp, her türlü gideri kendi ceplerinden karşılayan Bangalter ve Christo, müziği sadece müzik olarak düşünmedikleri için belki de bu kadar başarılılar. Spike Jonze’un yönetmenliğini yaptığı Da Funk klibinin ardından, tüm zamanların en yaratıcı kliplerinden olan Around the World için Michel Gondry’nin hazırladığı klibi kim unutabilir ki? Kareografide yer alan her bir dansçı grubunun, şarkıdaki farklı bir ses grubunu temsil ettiği klip kuvvetle muhtemel Daft Punk üyelerinin aklından çıkan bir düşünce olsa gerek.

aroundtheworld-kuledibi

İşin özüne baktığımızda iki “nerd” olduğunu söyleyebileceğimiz Daft Punk üyelerinin, elde ettikleri başarı ve maddi imkanlarla beraber bir anlamda kendi hayallerini de gerçekleştirdiklerini söyleyebiliriz. Müzikal anlamda sürekli farklı tarzda denemelerle kendi istediklerini yapan Bangalter ve Christo sinema anlamında da kendi özgün içeriklerini üretmekteler. Hayranı oldukları Japon anime çizeri Kazuhisa Takenouchi ile bağlantı kurarak Discovery albümdeki şarkıların kullanıldığı bir anime oluşturulmasını sağlayan ikilimiz, senaryosunu kendilerinin yazdığı “Interstellar5555: The 5tory of the 5ecret 5olar 5ystem” ile hem harika bir animenin oluşturulmasını sağlamış, hem de Discovery albümünün etkisini ve güzelliğini katlamışlardır. 2003 yılındaki bu filmin ardından, bu sefer senaryo yanında yönetmenliğini de kendilerinin yaptığı 2006 yapımı “Electroma” filmini var eden Daft Punk, insanlaşabilmek için uzun bir yolculuğa çıkan iki robotun hikayesini anlatmıştır. Önceki filmin aksine kendi şarkılarını kullanmayı tercih etmeyen fakat müzikal olarak yine de hoş tercihleri olan film, seyri pek kolay olmayan oldukça kişisel ve deneysel bir film. Varoluşçuluktan ve nihilizmden beslenen bu film, öze doğru çıkılan bir yolculuk olarak da nitelendirilebilirken, dünyaca popüler Daft Punk’ın kendisinin de herkes gibi genel düzen içinde ne kadar da küçük olduğunu söylemesiyle de oldukça samimi bir iş.

page

Pink Floyd’a ve Michael Jackson’a olan hayranlıklarını röportajlarında sıklıkla vurgulayan ve zamanında onların merkez noktada oldukları gibi kendilerini de o noktada görmek isteyen Daft Punk bu noktada kendilerini pazarlamayı da oldukça iyi başarmış durumdalar. Random Access Memories albümü yayınlanmadan önce başlayan reklam kampanyalarında küçük ve az uyarıcıyla merak seviyesini daima yukarda tutan ekip, önemli etkinliklerde albüm görsellerinin asılmasını ve kendilerinden bahsetmeyi başarırken, Saturday Night Live sırasındaki 15 saniyelik bir video ile kafaları iyice bulandırmışlardı. Intel ve Vice firmaları tarafından kurulan ve sanat ile teknolojiyi birleştiren projeleri desteklemek amaçlı The Creators Project ile anlaştıklarını duyurduklarında ise karşımızda bu güne kadarkinden farklı bir Daft Punk olduğu kesinleşmişti artık. Albümde beraber çalıştıkları Giorgio Moroder, Todd Edwards ve Nile Rodgers’ın Youtube’dan yayınlanan, albümü, albümün konumunu ve Daft Punk  ile, müzik ile ilgili görüşlerini anlattıkları videolar ile heyecan seviyesi iyice yukarıya çıkmıştı. Dünyanın en meşhur müzik festivallerinden Coachella’da ilk single Get Lucky’den bir dakikalık bir video ile ağızlara bal çalan Daft Punk, belki de en önemli hamlesini Yves Saint Lauren ile yaptıkları anlaşmayla gerçekleştirdi. Moda dünyasından da uzak durmayan ve Saint Lauren koleksiyonundan giyinmeye başlayan Daft Punk önemli hamleler yapmaya albümden sonra da devam etti. CR Fashion Book için Milla Jovovich ile oldukça leziz bir fotoğraf çekimi  gerçekleştiren ikili, F1 takımlarından Lotus’la yaptıkları ortak projeyle Monaco Grand Prix’inde de arzı endam etmişler, yarış arabalarına kendi görsellerini koydurtmuşlardır. Yaptıkları iyi müziği iyi de pazarlayarak daha fazla insana ulaştıran, sahip oldukları maddi gücün belki yüz katına sahip olabileceklerken gelen teklifleri reddetmekte herhangi bir sakınca görmeyen tuhaf ve güzel adamlar Bangalter ve Christo.

Daft-punk-mila-kuledibi

daftpunkf1

Tesadüf eseri güzel bir şarkıya imza atabilirsiniz, hatta koşullar o doğrultuda ilerlerse iyi bir albüm de ortaya koyabilir, kitleleri kendinize hayran edebilirsiniz, ama ne kadar süreliğine? Fakat doğru bildiğiniz yolda ilerlerken, hem kendinizi, hem diğer insanları düşünüyor, geçmişin ve geleceğin müziğini bir orta noktada buluşturmak gibi gayeler taşıyorsanız, o zaman yıllar sonra, çağlar sonra bile hatırlanacaksınız demektir. Daft Punk bu gün yaşayan en başarılı ve saygı duyulası müzisyenlerdendir. Önlerinde saygıyla eğiliyor, yeni projelerini büyük bir heyecanla bekliyoruz. ÇOK YAŞA DAFT PUNK.

 Bonus: Saygısızlık yaptığımı biliyorum ama merak edenler için üyelerin kasksız halleri huzurlarınızda. 

 daftpunk-no helmet-kuledibi

Nuri Şimşek

Daha fazla göster

Trend

Copyright © 2017