sartre-964214-jpg_829328

Duvar

Beş öykünün bir araya geldiği bu başyapıt, kitaba ismini veren Duvar öyküsüyle başlıyor. Eray Canberk’in başarılı çevirisi Sartre’ın zihninin derinliklerinde dolaşmamıza imkân tanıyor. Sonucunda, mistisizmle pek ilgisi olmayan mistik bir dile ulaştığımızı fark ediyoruz.

Kitabı okuduğunuzda fark edeceğiniz önemli diğer bir nokta ise, kitabın isminin tek bir öyküden alınmış olmamasıdır. Bütün öykülerde göze çarpan bir duvar imgesi bulunur, kitap esasen yaşamı duvarlar arasına sıkışmış insanları anlatır. Yaşanmışlıklarıyla yüzleşmesi için duvarlar arasında bırakılmış veya yaşama sevincine duvarlarca set örülmüş insanlardır bunlar. Yaşanmış bütün anların küçük bir an’a –yani duvarlar arasına- sıkışması ile ilgili çarpıcı bir zaman vurgusu ile karşılaşırız. Bu durum; bir idam mahkûmu ile bir ev hanımını, insanları sevmeyen bir adamı ise genç ve arzulu bir adamla -deyim yerindeyse- aynı kefeye koyuyor, birbiriyle tamamen alakasız bu insanlar arasında benzerlikler bulmamızı ve yine bu benzerlikler üzerine ironiler üretmemizi sağlıyor.duvar

Yaşamı gereğinden fazlaca ciddiye alarak, uğruna yaşamınızı feda edebileceğiniz inançlar yaratmak ne ölçüde anlamlıdır, kitap açıkça bunu sorguluyor. Duvar öyküsünde, “her şeyi ciddiye alıyordum, sanki ölümsüzmüşüm gibi.” diyor Sartre. Öykülerdeki karakterlerin hiçbiri, yaşamın bu sonsuz oyalayışı karşısında sonuca ulaşıp bir düzlüğe çıkamıyor. Sartre ördüğü duvarlarla karakterleri karşı karşıya getirirken, duvarların sorgulanmasını ve bu sorgu sırasında karakterlerin yaşadığı bocalamaları gün yüzüne çıkarıyor.

Sartre’ın dili açıkça rahatsız edicidir. Birbirinin peşi sıra dökülen kelimeler zihninizin sınırlarını zorlar; sorular sordurur, cevaplar aratır ve hepsinden geriye katı bir huzursuzluk kalır. Sartre okuyan bir okurun bir dip noktasına ulaşarak bu kelimelerden sıkılması kaçınılmazdır. Ancak yine de okumak ister, kitabı elinizden bırakamazsınız. Bunun nedeni satır aralarına gizlenmiş o mistik dünyayı keşfederek günün herhangi bir bölümünde bir an için bile olsa o hissi özlemekle ilişkilendirebiliriz. Okur, bu huzursuz edici cümleleri niçin özlediğini kendine bir türlü itiraf edemez. Bu, üstü kapalı bir yüzleşmeden başka bir şey değildir. Böylece Sartre esasen iddiasında olmadığı bir iş üstlenir; insanlar onun kelimeleri sayesinde kendi iç hesaplaşmalarının patikalarını keşfetmektedir. Bunun için bir bakıma Sartre’a öfke duyarlar, ondan nefret ederler ve mutlak bir belirsizlikle ona hayranlık beslerler. Anlaşılır ki, Sartre okurlar için hastalık gibi vazgeçilmez bir kötülüğe, aynı zamanda ekmek, su gibi günlük temel ihtiyaçlarımıza, gerekli bir alışkanlığa dönüşmüştür. Siz siz olun, Sartre’sız kalmayın!