Connect with us

Edebiyat

Kafka: Yalnız bir çevrede yalnızlık içinde bir orta nokta.

Yayınlanma

Tarih:

kafka-detail-001

Kendi kendine yeterli ama soğuk hayallere düşkün bir çocuktur Kafka. Kabuğuna tam anlamıyla çekilinceye kadar sürecek bir gelişim süreci izler çocukluğunu. Çocukluğunda edindiği karakteristik özellikler de, bu gelişim sürecinin temelini oluşturur. Başlıcaları çekingenlik, neredeyse aşırı ölçüde ürkek bir alçakgönüllülük, sıkılganlık ve iletişim kurmada belli bir güçsüzlüktür. Babasından aldığı özellikleri ise duyarlılık, adalet duygusu ve tedirginlik diye niteler Kafka. Görüş ve düşüncelerden yoksun bir baba evinde bilmecemsi yasalar karşısında, anlaşılmaz bir çevrede büyüyen Kafka için tek çıkış yolu kendini dışa kapatmaktır. Bu çocukluğun etkisi Kafka’yı çılgınca bir yalnızlık isteğine sürükler.

“Gerek okul, gerek babaevi kendine özgülüğü hoş karşılamaz. Eğitimin amacı beni olduğumdan başka bir insan yapmaktır.”

Franz_Kafka

                    Çocuk Kafka

Kafka’da giderek güçlenen ahlaksal katılık kendini açığa vurur ve zamanla Kafka’nın çevreyle iletişimini kesintiye uğratır. Sınıf arkadaşlarının onu, dünyadan ayıran bir ‘cam duvar’ın sözünü etmesi yerindedir. İçte bir dünya kurulmakta, dış dünyaya ise bir malzeme yığını olarak bakılmaktadır. Okuma günlerine katıldığı öğrencilik dönemlerinde, giderek gelişen yalnızlığın da etkisiyle yazma eylemine önem vermeye başlar.

“Kendilerine alışık bulunduğum akrabalar arasında odadaki yuvarlak masanın başında otururken henüz yaşımın küçüklüğünü, ileride şimdiki umursamazlığımı yenip büyük işler başarabileceğim bir yetenekle yaratıldığımı düşünmüştüm hep. Başkalarıyla eğlenmekten hoşlanan dayım, elimde gevşek tuttuğum kâğıdı sonunda önümden çekip alarak şöyle bir göz gezdirdi, sonra nasılsa alay etmeden bana geri uzattı. Gözleriyle olayı izleyen masadakilere: ‘Sıradan şeyler!’ dedi yazdıklarım için. Doğrudan bana bir şey söylemedi. Ben oturmuş, yerimden kalkmamıştım; işe yaramaz diye nitelenen yazının üzerine eğilmiştim yeniden; ama gerçekte bir tekme yemiş, toplum içinden kapı dışarı edilmiştim. Dayımın yargısı nerdeyse şimdiden gerçek bir kimliğe bürünerek içimde yinelenmeye başlamış, hatta aile ortamında dünyamızın soğuk mekânı bana yüzünü göstermişti ve bu soğuk mekânı ileride keşfedeceğim bir ateşle ısıtmam gerekiyordu.”

Yalnız bir çevrede yalnızlık içinde bir orta nokta, genç Kafka’nın çevresindeki konumudur. Dünyamızın soğuk mekânını ısıtması gereken bir ateşi arayış çabası ileride de sürdürülür. Ne var ki bu arayış pek çok vakit içinde yaşanılan konumdan bir çıkış denemesidir, toplumsallığa karşı beslenen gizli bir özlemdir. On altı yaşında iken sosyalizme yönelmesi de bu gizli özlemin bir dışa vurumudur kuşkusuz. Topluma karşı beslediği gizli özlemin bir diğer dışavurumu dostluk isteğidir. Ancak bu, öylesine köklü bir istektir ki, gerçekleşmesi olasılık dışı kalmaya mahkûmdur.

“İnsanlar iplerle birbirine bağlanmıştır. Birinin belindeki ip gevşeyip o kişinin bir boşluktan içeri ötekilerden daha aşağıları boylayışı kötü bir şeydir; ama işin en kötüsü, ipin kopup söz konusu kişinin boşluğa düşmesidir. Bu yüzden, insanların başkalarına tutunması gerekiyor.”

Kafka için dostluk, dış dünyayla arasında hayli bozulmuş ilişkiyi sağlama amacına yönelik bir eylemdir. Ancak zamanla dostluğun kuşkusuz olumsuz bir niteliğe büründüğü görülür çünkü Kafka’nın kaleme aldığı bir mektupta, tutunulacak rastgele bir insan kolu aranmaktadır.

“Kim terk edilmiş bir hayat yaşar, yine de bazen insanlar arasına karışmak özlemini duyarsa, kim günün değişik zamanlarını, havadaki, iş durumundaki vb. değişiklikleri dikkate alarak tutunabileceği rastgele bir insan kolu görmek isterse, sokağa bakan bir pencere olmadan uzun süre yapamaz.”

Almanca dersindeki konuşma egzersizi için Kafka’nın “Goethe’nin Tasso’sunun sonunu nasıl anlamamı gerekiyor?” başlıklı temayı seçişini bu yolla kavrayabiliriz. Herkes tarafından bir dilenci gözüyle bakılıp kapı dışarı edilen, saraydan sürüp uzaklaştırılan Tasso da yapıtın sonunda Antonio’ya şöyle der:

İki kolumla tutunuyorum sana
Bir gemici gibi tıpkı kayalara tutunan
Gemisinin çarpıp parçalanacağı kayalara.

franz-kafka

           Üniversite yılları

Nietzsche’nin eserleri Kafka’nın başucu kitaplarıdır. Nietzsche dışında Goethe, Grabbe, Schopenhauer ve Dostoyevski’yi okur. Bu okumalara hangi perspektiften baktığı konusunu bir mektupta şöyle açıklar:

“Arada boşluk bırakmaksızın giderek kule gibi yükselen, dürbünleriyle pek ulaşamayacağı kadar yükseklere çıkan bir yaşama topluca bakan birinin vicdanı huzura kavuşamaz. Ama vicdanın derin yaralar alması iyidir, çünkü böylelikle her ısırık için daha duyarlı duruma gelir. Sanırım insanın yalnızca onu ısıran ve sokan kitaplar okuması yerinde olur. Okuduğumuz kitap bir yumruk gibi tepemize inip bizi uyandırmadıktan sonra neye yarar. (…) Bir kitap içimizdeki donmuş denizin buzlarını kırıp parçalayacak bir balta olmalıdır.”

Mektupta, içimizdeki donmuş denizden ve buzları bir baltayla parçalamaktan bahseden, yirmisinde var yok biridir. Güvensizlik ve kendi kendini çözümleme, yargıdaki büyü ve nesnelerin yabancılığı, hayret, nesnelerle aradaki ürkek uzaklık, öte yandan dostluk özlemi; bütün bunlar genç hukuk öğrencisi Kafka’nın dünyasını oluşturmaktadır. Bir yıllık hukuk stajının ardından çalışmaya başladığında, görev ve eğilim arasında bir çatışma görülür:

“Geçim dünyasının dolaysız yakınlığı, içte elden geldiği kadar bu dünyaya kayıtsız kalmama karşın, sağımı solumu derli toplu görmemi engelliyor, sanki iki yanı yüksek çukur bir yolda yürüyorum ve üstelik başımı önüme eğmişim.”

Bu dönemde Kafka’nın ünlü öyküsü Dönüşüm’ün teması, öykünün yazılmasından daha beş yıl önce Taşra’da Düğün Hazırlıkları’nda ele alınıp işlenir. Gregor Samsa’nın yazgısı söz ve imge bakımından Taşra’da Düğün Hazırlıkları’nın başkişisi Raban’ın düşlediği bir yazgıdır, giyinik bedenini yollayıp kendisi kocaman bir böcek kılığında yatakta yatarak dünyanın ona yönelttiği beklentileri karşılamaktan oluşur bu yazgı. Dönüşüm bir ceza olarak düşünülmüştür. Bu dönemde, Kafka’ya göre insana en çok zarar verecek şey, yalnızlaşma ise sürüp gitmektedir.the_metamorphosis-franz_kafka-messmatch-story

“Kendi içimde, insanlarla ilişkilerden yoksun, gözle görülür yalanlar yer almıyor. Sınırlı çemberin içi temizdir.”

Bundan böyle ‘korku’ sözcüğü, günlük ve mektuplarında sıkça karşımıza çıkmaya başlar. Dış dünyanın kendi gerçeğinden içeri sızacağından duyulan korku, içteki özgürlüğün suçla yok edileceği korkusu ve yaşanmamış bir yaşamdan duyulan pişmanlıktan, hiçlikten duyulan korkudur bu.

Kafka, 1913’te ve 1914’ün ilk yarıyılında büyük yapıtlar kaleme almaz. 1914 baharında bedensel çalışmalara başvurur ve kendi kendini kahredip durmalarını sona erdirmeyi dener. Bu dönemde tanıştığı Felice ile nişanlanmayı düşünür. Ancak günlük notlarında, bu duruma nasıl kuşkuyla baktığını sık sık dile getirir. Felice ile arasındaki ilişkinin kopuşu, Kafka’nın ileriki yaşamı için de bir model oluşturur: Yaşam ve edebiyat arasında ne zaman bir seçim yapmak durumunda kalsa, hep edebiyatı seçmiştir Kafka. Bu durum ilerde de yinelenip durur. Felice ile nişanlanmasından umduğunu bulamaz Kafka, söz konusu güçsüzlüğü eskisi gibi sürüp gider. Bir katil gibi eli kolu bağlanıp zincire vurulmuş ve bir köşeye atılmış hisseder kendini. 1914 Ağustos’unda ünlü romanı Dava’yı kaleme almaya başlar. Romanın bir cezalandırma fantezisi olduğu bilinmektedir. Otuzbirinci yaş gününün arefesindeki akşam Josef K. katledilir; Kafka ise otuz birinci doğum günün arefesinde akşam Felice’le nişanı bozmak için Berlin’e gitmeye karar verir. Günlükte otelde nişanın bozulması için otelde mahkeme nitelemesi kullanılır.

felice-bauer-franz-kafka

               Kafka ve Felice

1914 baharından bu yana mektuplaştığı Grete Bloch’un, Kafka ve Felice arasındaki ilişkiyi yeniden sağlaması beklenir. Ancak Grete Bloch ile Kafka arasında başlayan uzun süreli mektuplaşma, mahrem bir ilişkiye dönüşür. 1915’te Grete Bloch’dan bir oğlu olur Kafka’nın, çocuk sekiz yaşındayken, Kafka henüz bu dünyadan göçüp gitmemişken hastalık nedeniyle ölür. Kafka, bir çocuğunun olduğunu asla öğrenememiştir. Bloch, Kafka’nın Felice’ye yazdığı mektuplarda evlilikte çocuk istememesi konusunda sık sık söz açtığını Felice’nin bir arkadaşı olarak bilmesinden dolayı bu olayı gizli tutmuştur.

1915 yılında Kafka’nın çalışmaları geniş bir çevrede yankı bulmaya başlar. Güz sonlarında Carl Sternheim, kendisine verilen Fontane ödülünü Kafka’ya aktarır. 1915 Kasım’ında Dönüşüm iki cilt olarak basılır. Yine aynı dönemde, Münih’te Golf Kitabevi’nde düzenlenen bir dinletide Cezalılar Kolonisi’ni okur. Prag’a döndüğünde, ‘Münih’ten yeni bir cesaretle döndüm.’ diye yazar günlüğüne.

1917 Ağustos’unun başında, ağzından öksürükle kan geldiği notunu düşer günlüğüne. Akciğer tüberkülozunun başlangıcıdır bu. Hastalığının ansızın ortaya çıkması, Kafka için belli bir memnuniyet kaynağı olarak görülür. ‘Beni ferahlattı adeta…’ diye yazar günlüğüne. Hastalık büroya, evlilik yaşamına, anne ve babasına karşı bütün yükümlülüklerden bir kurtuluş demektir Kafka için. Yıllar yılı söz konusu yükümlülükleri üstlenmesi gerektiğine inanarak yaşamış, hastalık sonrası ise çalıştığı kurumdan ilk kez uzunca bir süre -sekiz ay- izin alır.

1917 – 1919 yılları arasında Kafka ile babasının arasındaki ilişki bir hayli bozulur. Tartışmalar, Babaya Mektup’ta doruğa ulaşır. Kafka ‘Her ikimizi biraz rahatlatmak, yaşamayı ve ölmeyi kolaylaştırmak’ sözcükleriyle dile getirir mektubun amacını. Mektupta Kafka horlanmaya ve baskılanmaya karşı duyduğu içerleme dolayısıyla yaşamın bazı olaylarını fazlasıyla çarpıtarak sergilemiştir kuşkusuz. Yine de, Babaya Mektup asla yollanmamış ya da kendisine elden verilmemiştir.

1920 Nisan’ında Milena ile tanışır Kafka. Milena Kafka’dan on iki yaş küçüktür, evlidir ve Yahudi değildir üstelik. ‘İnsanın üzerinde on altıncı ya da on yedinci yüzyıldan çıkıp gelmiş bir aristokrat izlenimi bırakıyordu. (…) Tutkulu, atak, kararlarında serinkanlı ve zekiydi.’ diye tanımlıyordu Milena’yı, Willy Haas. ‘Kafka için seven biriydi Milena. Sevgi Milena için biricik gerçek ve büyük yaşamdı. Çekingenlik nedir bilmez, sevgi tüm yoğunluğuyla yaşamayı utanılacak bir şey saymazdı.’ diyordu arkadaşı Margarete Buber-Neumann. Kafka ise, Max Brod’a yazdığı mektupta onu şöyle tanımlıyor:

“Şimdiye kadar asla görmediğim canlı bir ateş… Öte yandan, alabildiğine ince, narin, gözü pek, zeki, varını yoğunu özverilerle kazanmış biri.”

Mektuplarla tutkuya dönüşen bir sevgi var olur Kafka ve Milena arasında. Kısa süreli görüşmelerde bulunmuş olsalar da, aralarındaki sevgi bağı bunun çok ötesindedir. Kafka’nın yaşamının genelindeki çekingenliğine rağmen Milena’ya karşı adeta inanılmaz bir güven beslediğini ve mektuplarında olabildiğince açık olduğunu görürüz. Milena da, Kafka’nın yaşamında hiçbir kadında rastlanmayan inanılmaz bir sezgi gücüyle tanır Kafka’yı:

Franz Kafka joven

             Son fotoğrafı

“Kuşkusuz öyle ki, hepimiz de görünürde yaşama gücüne sahibiz, çünkü kaçıp yalana sığınmışızdır bir kez, körlüğe, hayranlığa, iyimserliğe, bir inanca, karamsarlığa ya da bunların dışında bir şeye sığınmışız. Ama o asla sığınacak bir yer aramadı kendine, böyle bir yerin koruyuculuğundan hep uzak kaldı. İçip içip soluğu sarhoşlukta alacak biri olmadığı gibi, asla yalan söyleyecek biri de değildi. En ufak bir barınak, bir dam altından yoksun yaşayan biriydi. Dolayısıyla, bizim korunup esirgendiğimiz tüm tehlikelere karşı savunmasızdı. Konuştuklarının, varoluşunun, yaşamasının gerçek olduğu bile söylenemezdi. Aslında tümüyle önceden belirlenmiş bir varoluştu onunkisi, yaşamı –güzelliğiyle ya da sefaletiyle olsun, fark etmez- betimlemede kendisine yardım elini uzatacak tüm garnitürden soyunuktu. Ve perhizkârlığının kahramanlık taşıyan bir yanı yoktu. Kahramanlığın her türlüsü yalandan ve ödleklikten başka bir şey değildi. Perhizkârlığını bir amaca varmak için araç olarak kullanan bir insan değildi o, korkunç keskin görüşlülüğüyle, temizliğiyle ve uzlaşma yeteneksizliğiyle perhizkârlığa zorlanmış biriydi. ‘Yaşama’ değil, yalnızca ‘yaşanan bu tür bir yaşama karşı’ kendini savunduğunu biliyorum.”

1922 Ocak’ında şu ya da bu şekilde değerli bir yaşam biçimi diye günlüğünde sözünü ettiği, Şato romanını kaleme almaya başlar. Kadastrocu K.’nın hikâyesidir anlatılan. ‘Gerçeklik parçaları’ başka hiçbir romanda karşılaşılamayacağı kadar açık seçiktir. Bu dönemde öyküler kaleme almaya devam eder Kafka. Bu dönemde tanıştığı yurt bakıcısı Dora Diamant, Kafka’nın ölümüne kadar onunla beraberdir. 1924 Mart’ında Kafka’nın durumu kötüleşir; tüberküloz gırtlağı da sarmış, artık hiçbir iyileşme umudu kalmamıştır. Kafka, 3 Haziran 1924’te dünyaya gözlerini yumar. Kendisinden geriye kalan bütün kayıtların yakılmasını vasiyet etmiş olsa da, yakın dostu Max Brod bu vasiyete uymayarak eserlerin günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır.

Kafka’nın yaşamının şimdiye kadar pek bilinmemesinin nedeni, 1933 ve 1945 yılları arasındaki siyasal olaylardan kaynaklanmaktadır. Olaylar ilk olarak yazarın eserlerini hedef almıştır: 1930’ların başında Gestapo, Kafka’nın ölümünden bir yıl önce tanıştığı kadın dostu Dora Diamant’ın Berlin’deki evinde arama yapmış ve yazarın bir yığın manüskrisine el koymuştur. 1935 yılında yayınlanmaya başlayan eserler önce engellenmek istenmiş, sonra yasaklanmıştır. Çekoslovakya’ya Nazilerin girmesi sonrası, Kafka’nın üç kız kardeşi evlerinden alınarak toplama kampına yollanmış ve burada katledilmiştir. Yazarın pek çok akraba ve dostu da aynı yazgıyı paylaşmıştır. Arşivler yok edilmiş, belgeler, Kafka’nın kitaplığı ile birlikte birçok mektup kaybolmuş, yazarın yaşamının tanıkları öldürülmüştür.

“Çokluk özgür olmayan ben, özgürlüğe karşı sonsuz bir istek duydum. Bağımsızlık, dört bir yanda özgürlük. Yurdumdaki sürünün çevremde dönüp dolaşmasına ve bakışımı oyalamasına katlanmaktansa, gözüme meşin gözlük takar ve kendi yolumda en son noktaya kadar yürür giderim daha iyi.”

capture-20131023-165956

 

21 Aralık 1989 tarihinde Adana’da doğdu. İlkokul ve lise eğitimini İskenderun’da tamamladı. Uluslararası İlişkiler eğitiminin ardından kararsız kaldı. Akabinde, “Artık zamanıdır,” diyerek uzun sürecek bir yolculuk için ilk adımını attı. Halen genel yayın yönetmenliği görevini üstlendiği kültür-sanat neşriyatı “Kuledibi Dergi”yi kurarak bu mecrada ve ayrıca başka dergilerde öyküler yazdı. Göğü Yere İndirelim isimli gençlik kitabı geçtiğimiz aylarda Timaş Yayınları'ndan yayımlandı. Yolculuğu devam ediyor. Mail:ozgurbalpinar@kuledibi.org

Okumaya Devam Et
Yorumlara Göz At

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Edebiyat

Risâle-i Gulanpâre, III. bap

Yayınlanma

Tarih:

Risâle-i Gulanpâre, I. bab
Risâle-i Gulanpâre, II. bab

Gök delindi ve arz cazibesinin nazlı gelini Konstantiniyye sular altında kaldı. Günlerdir keyfini süremediği yatağının hayaliyle karakolun penceresinden sokağı izleyen Ahmed Ağa, biraz şuara zevatıyla hemhal olsa yağmurun damda çıkardığı sesleri perilerin ayak seslerine benzetebilirdi ama şu an ızdırap dolu bir sürü tıkırtıdan başka bir şey değildi bu. Kapaklarına göz yaşlarından yapılma gülleler dökülmüş gözlerini açık tutmak için harcadığı çaba onu daha çok yoruyor, ruhu bedeninden çıkıp çıkıp geri giriyordu. Belki bu sebepten belki de kulak sakatlığından bilinmez, kapının çalındığını işitmedi. Az sonra eşikte kellesi beliren gürbüz azap askerini fark edince yağmurun sesi kesilir gibi oldu.

“Ağam Ürgüplü İsmail’in cesedini getirdik.”

“Ürgüplü İsmail kim ya hu?”

“Kız Softa derlermiş, gece yarısı öldürülen gödveren Ağam.”

Ahmed Ağa, ağzından çıkacak her lakırdının onu daha çok yorduğunu anlamış olacak, gözleri ve başıyla cesedi getirip ayağının dibine indirmelerini emretti. Azap kapıyı iyice aralayıp içeri girdi. Arkasında bekleyen ve cesedi taşıyan diğer azaplar yağmurda iyice ağırlaşan yüklerinden bir an evvel kurtulmak için alelacele içeri girip cesedi yere serdiler.

“Velinimetini de çağırın.”

“Başımla beraber Ağam!”

Ahmed cesedi tepeden tırnağa inceledikten sonra az evvel yaptığı gibi pencereye döndü ve yağmurun ızdırap dolu sesi beynine, ağzının içine, burnuna; bedeninde boşluk hissettiği her yere duhûl etti. Tam pencereyi açıp dışarıda şehri zapturapt altına alan boranı odaya salacaktı ki açık kapıdan serpuşu, ipek peşkiri ve kulaklı yatağanıyla dev bir kaya parçasına benzeyen Lütfi Beşe daldı. Odanın ortasında serili cesedi ve pencereden hülyalı gözlerle dışarıyı izleyen Ahmed Ağa’yı görünce, Hırvatça sunturlu bir küfür patlattı. Anlamadığı lisanda yüksek ses duyan Ahmed korkudan yerinde iki karış yükseldi de yere indi.

“Ağa! Bu ne rezillik? Günlerdir gulyabanin biri kıtır kıtır oğlan doğruyor sen burada durmuş taşaklarını tartarsın!”

Ahmed öylece baktı Lütfi Beşe’ye. Bu tepkisizlik iyice çileden çıkardı tabii paşayı. Arkasına dönüp nöbetçi kolculara cesedi yerden kaldırmalarını ve en yakın gasilhaneye götürmelerini emretti. Hemen sonra Ahmed Ağa’nın minderine çöktü. Ahmed de ellerini önünde kavuşturdu, başını yere eğdi ve beklemeye başladı.

“Ağa! Şehir kazan gibi kaynamada. Divan’dan hususi olarak vazifelendirildim. Bu vahşeti ben bitireceğim ve sen gözünü bile kırpmadan emirlerimi yerine getireceksin.”

“Siz nasıl münasip görürseniz Paşam!”

“O vakit başlayalım! Yanına birkaç azap al, en baştan tek tek bütün mevzuya karışmış hamamları dolaş, dellakbaşlarıyla konuş. Maktûl oğlanların son 40 günde kiminle halveti var ise öğren.”

“Başımla beraber Paşam!”

Ahmed, yanına hepsi birbirinden ehrimen suret beş azap kattı, atlarına atlayıp yola revan oldular.

İlk vardığı hamam son kurban Kız Softa’nın uçkur çözüp çıplak olduğu Yıldızbaba idi. Sonra sıra sıra bu canavarın musallat olduğu bütün hamamları dolaştı, dellakbaşlarının tek tek ümüğüne çöküp son 40 günde oğlan götüne meyleden ne kadar gulanpare varsa mürekkebe çekip vermesini emretti.

İkindi ezanı şehrin bütün damlarından aksedip yüksele yüksele kuşların kanatlarına sindiği vakit, deli dehşet bulutları da yavaş yavaş aklaşıp dağılmaya başlamıştı. Yağlı kırbaçlarla dövülen sağrıların sancısıyla gözlerini belertip yerlerinden fırlayan atlar, Konstantiniyye’nin eğri büğrü ve daracık sokaklarını nallamaya başladığında ise güneş Süleymaniye’nin üzerinde belirip kayboldu.

Ahmed ve Azaplar atlarından inip karakolun bahçesine girdiklerinde feci bir nümayişle karşılaştılar. Karakol kapısına yığılmış onlarca hamam ve kırmızı kandilli Karaköy kerhanesi oğlanı azapların tepelerine inen sopalarına aldırış etmiyor, hep bir ağızdan homurdanıp köpürüyorlardı.

Ahmed’in ardındaki kolcular da sopalarına davrandı ve kalabalığı yara döve Ahmed’e yol açtı. Odaya girdiğinde ise sabah kendisinin daldığı pencerenin önünde, yine kendisi gibi boş gözlerle dışarıya bakan Lütfi Beşe’yi gördü.

“Emriniz üzre bütün hamamları dolaştım Paşam!”

“Âlâ! Ver bakalım şuna. Sen de dışarıdaki şu güruhu def et.”

“Emrin başım üstüne!”

Ahmed kapalı karakol kapısının lombozundan dışarı baktı, nöbetçi kolculara vaziyeti sordu. Tam oğlanlardan birini içeri alıp arzuhalini alacaktı ki dış kapıdan bahçeye giren ve omuzlarında hiç de hayırlı şeye benzemeyen bir yük taşıyan askerleri görünce gözleri karardı, tutunacak bir yer aradı.

Bir oğlan daha katledilmişti. Dışarıdaki homurtu bir anda çığlıklara, ağıtlara, feryatlara dönüverdi. Atlar da ürktü; çiftelemeye, şaha kalkmaya, acı acı kişnemeye başladı ve bu kıyamete katıldı.

İçeriden çıkan askerler, dışarıdan gelen askerlere yol açmak için tekrar sopalarına davrandılar.

O esnada çubuğunu dolduran Lütfi Beşe, oda kapısını dövüp içeri giren askerlerin omuzlarında taşıdıkları cesedi görünce pek tepki vermedi. Ama kefenin ağzı açılıp gözleri yuvalarından uğramış, burnu ortadan bölünüp dolgun dudakları birbirine dikilmiş hepi topu on dördünde olan oğlanı görünce eli ayağı bağlandı da dehşet denizine düştü sanki.

Yağmur başladı ve Konstantiniyye’nin seması kana bulanmış gibi kızıllandı. Karakol bahçesinde az evvel gulgule koparan oğlanlar, tek tek canlarına kast eden caninin son kurbanının cesedini alıp gömmek için sessizce ve hıçkıra hıçkıra beklediler.

(devam edecek…)

 

Minyatür: Nevizâde Atayî (1583-1635), Nefḥat ül-ezhār

Daha fazla göster

Edebiyat

“Eros’un Gözyaşları”nda Erotizm ve Ölüm

Yayınlanma

Tarih:

Bir yazarın, ister istemez kurgusal adını verdiğimiz eserlerinde işlediği temaları, bambaşka eserlerinde dışardan gördüğü olur. Bu, yazarın yaratmış olduğu eserlere yaklaşımının yönünün değiştiğini, yazın hayatının bir noktasından sonra daha analitik veya daha tutkulu  olmayı tercih ettiğini göstermez. Yazarın ortaya koymuş olduğu bütün bir külliyat, birçok dilsel eğilim ve yönelimi içinde barındırıyor da olabilir. Ve genelde de barındırır. Bu, yazarın karakterinden önce, kullanıyor olduğu şeyin, dilin özünden kaynaklanıyor gibi görünür. Aslında, her yazarın, kendinden önce, dil ile cebelleştiğini söylemek yanlış olmaz, diye düşünüyorum. Ama dili yöneltiyor olduğumuz, dilimizi büken, kıran, deviren şeyin ne olduğu da önemlidir, ki bir külliyatı oluşturan, onun içeriği kadar, kendi içerisinde kurduğu düzensiz ağdır. Yani, bir kitabın tekilliğini yitirdiği, sonsuzca diğerine açıldığı bir yapıdan bahsediyorum. Düşündüğümde, aklıma ilk önce Platon’un diyalogları geliyor, ki en açık örneklerden biridir Platon’unki: Symposium ve Phaedrus’un birbirinden ne kadar kopuk hâlde kavranabileceği tam bir muammadır. Böylece, herhangi bir yazarın birçok kitap yazarken aslında bir kitap yazdığı, ya da bir kitabının birçok kitaptan oluştuğu da söylenebilir. Joyce’un kilitleri Ulysses’te aranır, ama önce Dublinliler okunur; ya da Goriot Baba’yı okuduğumuzda Balzac’ı gerçekten de okuduğumuzu sanarız, ama raphita’sız bir Balzac’ı düşünülebilir mi?

Bu, düşünüldüğünde, herhangi bir yazarın birden fazla imgesi olduğunu, birçok kere, birçok anda doğduğunu ve öldüğünü de gösterir. Aslında, bir kitap okunduğunda, her daim yazarın bir ânı okunur; hayatının, anlayışının, edebî düşünüşünün bir ânına rast gelinir; Joyce’un kitabının adını Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi koyması boşuna değildir. Bu anlar, birer sürece karşılık gelir, doğrudur; ama ilginç olan ise, süreçte yazılmış herhangi bir kitaptan çok, son kitaplardır. Bir yazar, en çok da son kitaplarında ve/veya bırakmış olduğu son notlarda kendini açığa vurur. Belki de bu nedenledir ki hâlâ bir yazarın günlüğü ilgi çekicidir; orada ham, işlenmemiş fikirler ile karşılaşılır: Max Frisch, Witold Gombrowicz, Franz Kafka…

Bu son kitaplar ile ilgili düşünceleri bir başka yazıya saklayacağım, en azından genel mânâda, yazınsal olarak bir ilkten ve bir sondan ne anladığımızı tartışmayacağım. Ama bir son kitabı tartışacağım; Eros’un Gözyaşları’nı.

Eros’un Gözyaşları’nın, Bataille’ın son kitabı olduğu için değil, ama Erotizm’iyle birlikte kendi edebî yaratımının da doruklarına, bir nevi sisli tepelerine çıkmasından dolayı da değerli olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar Bataille’ın tüm eserlerinde, İmkânsız’dan Annem’e, Gözün Hikâyesi’nden Göğün Mavisi’ne kadar, her birinde erotizm ve ölümle ilgili öğeler olsa da, bunlar, Bataille’ın eserlerinde asla yalnızca birer tema olarak bulunmaz; daha çok, eserlerin yaratımına imkân tanıyan kuvvetler olarak, eserlerin her tarafına, her bir köşesine yayılmışlardır, denebilir. Ama Bataille’ı söz konusu ettiğimizde, ne erotizm, ne de ölüm kavramı yeterli bir temel teşkil ediyor gibi gözükmüyor; aşırılık, çok daha uygun duruyor. Bu, yalnızca cinsellikte veya benzeri tensel-fiziksel bir faaliyette olmak zorunda da değil Bataille’da; Bataille’ınki, her mânâda bir aşırılık, ya da ruhanî bir isyanı andırıyor. Lanetli Pay’da ve Edebiyat ve Kötülük’te bunun bambaşka veçhelerini ortaya koyuyor. Peki, Eros’un Gözyaşları’nda ne yapıyor?

Çok farklı yanıtlar verilebilir buna; ama ben çok da yabancı olmadığımız bir terminolojiyi devreye sokup, işi biraz daha içinden çıkılabilir hâle getireceğim. Öncelikle, Eros’un Gözyaşları’nda erotik ile pornografik birbirinden açık ve net bir şekilde ayrılır; bu, bir bakıma oldukça da gereklidir, çünkü beden ve onunla yapılagelenler söz konusu olduğunda, her şey fazlasıyla belirsizdir. Pornografik, derken, Bataille’ın hiç kullanmadığı bir kelimeyi devreye sokuyorum aslen; bunu yalnızca teşhircilikle değil, ama bayağılıkla da özdeşleştirdiğimden, her türlü mecrada zararlı bir eğilim olarak görüyorum. Bataille’ın metninde ise, pornografik, daha çok basit cinsel etkinlik ile karşılanabilir, ki cinsel etkinliğin algılanışındaki bu sığlık, tam da onu pornografik yapan şeydir; çünkü pornografik olan, yalnızca teşhir ediyor olduğunu gösterir; ve teşhir edilenden ötesini, arzuyu mümkün kılan herhangi bir başka düzeneği iptal eder. Bu sayede de teşhir edilen bir arzu-nesnesi hâline gelir; ve bu döngü böyle devam eder. Bataille’da ise bambaşka bir dönemece girilir: ‘‘Basit cinsel etkinlik erotizmden farklıdır: İlki hayvansal yaşamın içinde verilmiştir ve yalnızca insansal yaşam, erotizm adının uygun düştüğü, belki de ‘şeytansı’ bir yönün ortaya çıkardığı bir etkinliği sunar.’’

Buradaki temel fark, pornografik olanın kaygısız bir üremeyle ilişkilendirilmesiyken, erotik olanın bununla hiçbir ilgisinin olmamasıdır. Bataille’da erotizm, bir çeşit olumlama şeklidir; yaşamda ölümü, ölümde de yaşamı olumladır. Ona göre, erotizm, ancak ölüm bilinciyle birlikte açığa çıkar: ‘‘Hayvanın, bazen şehvet duygusu azgınlaşan maymunun erotizmi bilmediği de bir gerçektir. Tam da ölümün bilgisinden yoksun olduğu ölçüde erotizmi bilmemektedir. Aksine, insan olduğumuz ve ölümün karanlık perspektifi içinde yaşadığımız ölçüde erotizmin azgın şiddetini, umutsuz şiddetini biliyoruz.’’ Yani, erotizmi basit bir dürtüden kopardığımız ölçüde, onu ölümle de yüz yüze getirmiş oluyoruz, ki çeşitli sapkınlıklar, fanteziler, zevk uğruna çekilen acılar, vs., her biri de erotizmin dahilindedir. Bataille’da insanla hayvanın keskin bir şekilde ayrılmasının nedeni de budur; hayvan, öleceğinin bilince değildir; ve bu nedenle cinsel etkinliğinde bir aşırılık göstermez: ‘‘Ölüm bilinci nedeniyle hayvanla karşı karşıya gelen insan, ondaki erotizm, organların kör güdüsünün yerine istemli bir oyunu, bir hesabı, zevkin hesabını koyduğu ölçüde, hayvandan uzaklaşır.’’ Burada, Bataille’ın belirtmediği bir şeyi açmakta fayda var; erotizm, her ne kadar cinsel etkinliğin temelinde düşünülse de, en özünde, her bir faaliyeti kapsar; bu nedenledir ki Bataille, çalışmayı da en az cinsel etkinlik kadar başat bir şey olarak görür. Ama yine de, onu erotik olandan tamamen koparmamayı tercih eder: ‘‘Erotizmin doğuşu, insanlığın özgür insanlar ve köleler olarak bölünmesinden öncedir. Ama erotik zevk, kısmen, toplumsal statüye ve zenginliğe sahip olmaya bağlı olmuştur.’’

Böylelikle, erotizm, yalnızca cinsel etkinliğin ekseninde düşünülemez hâle gelir; Bataille’da erotik olan, ölüme direnen, onu kabul edişi vasıtasıyla yadsıyan bir aşırılığın bir başka adıdır. Bu nedenledir ki Bataille’ın erotizme değindiği noktalar; mağara resimlerinden işkencelere, Hegel’den kadim ritüellere kadar uzanır. Aslında, onu insanın insan oluşunda, insanlığında aramak gerekir: ‘‘İnsanın özünün, onun kökeni ve başlangıcı olan cinselliğin içinde verilmiş olması, onda çılgınlıktan başka bir çıkışı olmayan bir soruna yol açar.’’ Bu sorunun kaynağı belirsizdir; ve özünde, bu sorunun kaynağı, erotizminkidir de.

Ama Bataille, erotizm ve ölümün, ya da daha doğru ifadesiyle insanın ölüm bilincinin arasındaki geçirgenliği, saydamlığı belirtmekle de kalmaz; onu, tam da yasaklandığı köşelerde, çıkıntılarda, girdilerde arar. Çünkü yasak; zevke, hazza, olağan olanın dışındakine, herhangi bir aşırılığa konmuştur. Ama aynı zamanda da onu muhatap olarak görür. Ve bilindiği üzere, her bir karşıtlık, karşılıklılık, bir diğerinden eser miktarda barındırır. Hiçbir ilginin olmadığı yerde, hiçbir şeyden de söz edilebilir mi? Belki de bu nedenle zaaf zaafı, huy huyu çeker; veya iter. Ama ne olursa olsun, bir uyarılma mevcuttur. Maruz kalındığı ölçüde, değişeme de uğranır: ‘‘Erotizm ile dinlerin ilişkileri sorunu, bugünün yaşayan dinlerinin genelde bu ilişkileri yadsımakla veya dışlamakla yetindikleri ölçüde daha da ağırlaşmaktadır. Dinlerin kökeninde öz olarak erotizm dinsel yaşama bağlı iken dinin erotizmi mahkum ettiğini kabul etmek basit bir görüştür.’’ Buna göre, din, ya da çağın dini, erotizmi yasaklarken, kendi özünü unutur; esrime, vecd, huşudan arınır. Daha anlaşılabilir, daha kavranabilir hâle gelir. Her din, içindeki aşırılığı bastırmak adına, bir başka aşırılığı kurban eder: ‘‘Dini yasaya, akla bağlama alışkanlığımız vardır. Ama genel olarak dinleri oluşturan şeyi göz önüne alırsak bu ilkeyi reddetmemiz gerekir.’’ Ve Bataille ekler: ‘‘Kuşkusuz din vardır, hatta bozguncu bir taban üstündedir: yasaların gözleminin dışına çıkar. En azından yönlendirdiği şey aşırılıktır, bu kurban etmedir, esrimenin tepesi olduğu şenliktir.’’ Bu noktada, erotizmin mahkûmiyeti, onu aklar; ama bunu kendisinden kopmaksızın yapması da mümkün değildir: ‘‘İnsanlar dinin erotizmini reddederek onu faydalı ahlaka indirgemişlerdir…’’

Eros’un Gözyaşları’nın temel tezi, erotizmin içkinliğidir; her bir edimin altında devinen kuvvet olarak erotizmdir; her şeydeki aşırılıktır, aşırılığa özlemdir, alçakların ve yükseklerin karşılıklı tutkusudur, sınırsızlıktır: ‘‘Buradaki amacım temel bir bağlantıyı ortaya çıkarmaktır: dinsel esrime ile erotizmin -özellikle sadizmin- bağlantısı. En itiraf edilemeyenle en yükseğin bağlantısı. Bu kitap, tüm insanlara ait olan sınırlı deneyim içinde değildir.’’ Bataille’ya göre erotizm, karşısında duran her şeyi soğurur; karşıt olanın, mahkûm edenin erotik olduğunu belirtir; ve bir başka erotizmin doğuşuna şahitlik eder: ‘‘Yasak, dokunduğu şeye, kendi içinde yasak eylemin sahip olmadığı bir anlamı verir. Yasak, onsuz eylemin baştan çıkaran kötü ışığa sahip olmadığı yasağa karşı gelmeye bağlanıyor… Büyüleyen şey yasağa karşı gelmedir…’’

Bataille, yakarışlar ile çığlıkları bir arada, aynı anda dinlemeyi önerir Eros’un Gözyaşları’nda; dinin çizdiği çemberi tamamlar; gözyaşlarına davet eder: ‘‘Gözyaşları genelde, üzüntü veren beklenmedik olaylara bağlanır, ama diğer taraftan mutlu ve umulmadık bir sonuç bazen bizi o kadar çoşturur ki ağlamaya başlarız.’’ Bataille’ın kitabının adını Eros’un Gözyaşları koyması boşuna değildir; ama bu gözyaşlarını doğru tahlil etmek gerekir: Eros’u ağlayan bir tanrı olarak hayal etmek gariptir, ama işin doğrusu o, gülmekten, mutluluktan, zevkten ağlar.

Daha fazla göster

Edebiyat

Biz Bu Yalan Dünyada İlk Sana İnandık | Ümit Yaşar Oğuzcan

Yayınlanma

Tarih:

Yazar:

“Her insanın âlemde öbür kopyası var
Görsen şaşırırsın ona benzer o kadar
Bak! Aslı nasıl ansızın ölmüş gitmiş
Dünyada kalan başka ümit, başka yaşar”(Rubailer Dörtlükler/ syf. 103)

Adının Ümit olduğu fakat ümit ettikçe hep çelmelere takıldığı ayağıyla, kalbiyle bir çok ağızda söylenmiş bir isimdir Ümit Yaşar Oğuzcan. Öyle ki benim de ağzıma yerleştiğinde adı, zihnimden kalbime ince ince Timur Selçuk sesi yürüyor. Bilenler bilir Ümit Yaşar şiirlerini besteleyip sesine hiçbir sinir, stres yerleştirmeden sadece sakinliğiyle söylemiştir. Bu yazının başında beni sırtımdan iten bestelenmiş şiiri “İspanyol Meyhanesi” olmuştur.

“Kararmış tahta masamızda bir şişe şarap, gecelerden bir gece bezginiz. Üstelik adamakıllı sarhoşuz. Ellerin, ellerimde.” diye başlıyor şiir. Sanki güzel günler henüz gelmemiş evet ama adındaki ümidi koymuş masaya da, onunla içiyorlar gibi. Şiirin sonuna doğru isyanı dilleniyor. “Âh ölelim artık; bitsin bu delicesine koşu. İspanyol meyhanesi yerin dibine batsın. Yeter! Yeter! Öleceksek ölelim.” Masaya koyduğu ümit devrilir ve düşer adeta.

Ümit Yaşar Oğuzcan’ı düşününce sanki adı Çiçek olan birisinin çiçekleri ezerek yürümeyi sevmesi, çiçek beslemeyi beceremeyişi canlanıyor. Ümit Yaşar fakat çok fazla üstüne basar ümidin. Her düşüşünde yaralarını şiirleriyle sarar. Ümit yaşar, Ümit yazar.

Mersin’in Tarsus ilçesinde sene 1926, ağustosun boğucu sıcağının 22. gününde doğar Ümit Yaşar Oğuzcan. Babası şair Lütfi Oğuzcan, annesi Güzide Oğuzcan’dır. Tarsus’ta doğar ama okul sürecinde bir çok şehir gezer. İlkokulu Eskişehir’de, ortaokulu Konya’da bir askeri ortaokulunda, liseyi ise yeniden Eskişehir’de okur. Önce Osmanlı Bankası’nda daha sonra Niğde İş Bankası’nda muhasebeci olarak çalışmaya başlar. Muhasebeci olarak başladığı iş hayatına daha sonrasında Ankara İş Bankası Genel Müdürü olarak devam eder. Okurken dolaştığı şehirler olmuştu fakat çalışırken de şehirden şehre gitmeyi bırakmadı. Bunu birazcık da yalnızlığa yoruyorum ben. Herkesin de içinde olduğu bir düşünce vardır, tek başına olunca toparlanıp gitmesi daha kolay olur. Ne bakacak bir çocuk vardır kucağımızda, ne yüzümüzü okşayan bir el yanı başımızda. Düşündüğümüz ya da düşünmek zorunda olduğumuz bir tek kendi aklımız, ruh sağlığımızdır. Onu da içimizde bir cesaret kıvılcımı buldukça halledebiliyoruz. Cesaretini belli ediyor böylece Ümit Yaşar Oğuzcan. İş Bankası’nda işe başladıktan sonra Adana ve İstanbul gibi şehirleri de gezer Ümit Yaşar daha sonralarında.

Bir şairden bahsedince insan ister istemez merak ediyor nasıl çekildi şiirlerin içine diye. Öncelikle babasının şair olduğunu yeniden hatırlatmak isterim. Oldum olası şiirin içinde büyümüş olan Ümit Yaşar, istese de kaçamaz dizelerden. Dokuz-on yaşlarındayken şiir yazdığı söylenir. Bir küçük çocuktur yani elini uzatan şiirin elini tuttuğunda. O zamandan beri hiç zorlamadı şiirlerinde, hep açıktı. Ne anlatmak istiyorsa işte oradaydı.

İlk şiirini Eskişehir’de liseyi okuduğu vakit 1942 yılında okuduğu şehirde basılan Kocatepe gazetesine gönderir. Gazete şiirini yayınladıktan sonra artık ismi gözler önüne çıkmıştır bile. 1940 yılında da Yedigün dergisinin ekibine giren Ümit Yaşar Oğuzcan, Varlık ve Büyük Doğu dergilerine de girer ilk başarısından aldığı heyecanla. 1947 yılında ilk kitabı “İnsanoğlu” basılır.

“İnsan insanın kadrini bilmezmiş meğer
Anlaşılamadı gitti mısralarım
Çünkü; insanlar benim halime güler
Bense onlar için ağlarım” (İnsanoğlu)

1948 yılında ilk eşi Özhan ile evlenir. Aynı yıl “Deniz Musikisi” kitabı basılır. Bir yıl sonra en az kitaplarının basılması gibi sevindirici bir haber gelir, ilk göz ağrısı Vedat doğar. Âh Vedat demek istiyorum ne zaman adını duysam. 1954’te üçüncü kitabı olan “Dillere Destan” basılır. Şiir hayatına genellikle toplumu etkileyen olayları şiire taşımıştır. Sosyal konuları dikkate alarak başladığı yolunda 1955’ten sonra başka bir kavşaktan ilerler. Rubai, taşlama ve dörtlüklerden yararlanarak şiirler yazmaya başlar. Bu yıl “Dolmuş” ve bir sene arayla “Aşkımızın Son Çarşambası”, “Bir Daha Ölmek” , “Kör Ayna”, “İki Kişiye Bir Dünya” ve daha bir sürü kitabı çıkar. Şairlerin kitap veya şiir ismi bulmakta biraz daha iyi olduğunu duymuştum. Bunu kanıtlıyor gözümde Ümit Yaşar Oğuzcan.

“Pazar
Pazartesi
Salı
Seni bir Çarşamba günü
Terkedeceğim
Sonra başımı alıp
Perşembeye doğru gideceğim” (Aşkımızın Son Çarşambası)

1952 yılında ikinci oğlu Lütfi dünyaya gelir. Dedesinin ismini taşır Lütfi. Uzun şiir serüveninin arasında biraz soluk almak için ilk Avrupa gezisine çıktığı 1967-1969 yılları arasında anılar yazmaya başlar. Gezisini bitirdiğinde işte bu anılar “Avrupa Görmüş Adam” başlığı altında Cumhuriyet’te yerini alır.

Şiirlerinde konu aldığı aşk, kadın, daha içe dönük konular Vedat’ın intiharından sonra koyu renklere bulanır. Artık hüzün vardır şiirlerinde, acı vardır, özlem vardır.

İlk gençliğinde Ümit Yaşar’ın da intihar ettiği bilinir, bazılarına göre bu yirmi dört kere intihar girişimi tamamen becerisizlik olarak adlandırılır. Ama ikinci eşi Ulufer Oğuzcan bu konuya kesin bir cevap vermiştir.

“Yok,o mübalağa.(24 kez intihar etmiş olması) Bana söylediği, üç kere teşebbüs etmiş. Gençliğinden itibaren intihara teşebbüs etmiş. Oğlunun ölümünden sonra hiç intihar teşebbüsü yok. Ümit gençlik yıllarında kendini ispatlayamadığı için bunalımlar geçirmiş. Erken evlendirilmiş. Üst üste iki tane oğlu olmuş. E geçim derdi de var. Birtakım sıkıntılar, bunalımlar neticesinde intihara teşebbüs etmiş.”

Şair baba Lütfi Oğuzcan şair oğlu intihar etmek istediği gece onu son anda hastaneye yetiştirmiş. Döndüklerinde rahat bir nefes alamamış belli ki. Bu sıkışıklığı gidermek için kalem tutmuş eli.

“Bak dünya ne güzel, bu sitem niye,
Ettim ben adımı sana hediye.
Mutluyum ey oğul babanım diye,
Çarptırma hicvinle cezaya beni.”

Tıpkı bir soy isim gibi babadan oğla geçmiş intihardan sonra şiirle rahatlamaya çalışma hissi. Oğlu Vedat Oğuzcan kendisini itince Galata Kulesi’nden, gerçekleştirmeyi bir kenara bıraktığı ümitlerin üstüne babası da ona bir şiir yazar.

“6 Haziran 1973
Pırıl pırıl bir yaz günüydü
Aydınlıktı, güzeldi dünya
Bir adam düştü o gün Galata Kulesinden
Kendini bir anda bıraktı boşluğa
Ömrünün baharında
Bütün umutlarıyla birlikte
Paramparça oldu…
Bir adam düştü Galata Kulesinden
Bu adam benim oğlumdu”

Âh Vedat dememin sebebi buydu işte. Üstünde bulunan notta “İntihar öyle edilmez böyle edilir baba” yazan Vedat ince bir kemik kırığı gibi kalır Ümit Yaşar Oğuzcan’ın içinde. Hiç kaynamaz da. Bir kırıkla yaşamayı öğrenir Ümit Yaşar Oğuzcan. Oğlunun öldüğü yıl içerisinde Ulufer Oğuzcan ile evlenmiştir Ümit Yaşar Oğuzcan. Bu zamanları oğlunu kaybeden bir babaya sormak uygun olmadığı için yol arkadaşına sormuşlar yıllar sonra bir gün.

“Evlenmeye karar verdiğimiz günlerde Ümit, “Oğlum kendini Galata Kulesi’nden attığı günden beri, ne oraya gidebiliyorum ne de önünden geçebiliyorum. Benimle gelir misin?” dedi. Gittik, aşağıda oturduk; yukarı çıkmadı. El ele oturduk, oturduk… Ondan sonra “Tamam; artık bitti.” dedi. Bir daha da lafını etmedi. Orada o, kendi kendine işi halletti.”

Kendi kendine bir ölüme göğüs germek, söz geçirmek içindeki acıya…

Oğlu Vedat’tan sonra en çok zikredilen isimdir Ayten. Bir platonik aşkıdır Ayten Ulufer Oğuzcan’ın söylediğine göre. Bir çok şiirlerine gelip oturmuş ve bizlere “Yahu kim bu Ayten?” dedirtmiştir. Fakat Ulufer Oğuzcan’ın da söylediği gibi bilinsin isteseydi elbet söylerdi Ümit Yaşar Oğuzcan. Bu da bir bilinmezlik olarak kalsın. Zaten açık açık söylüyor şiirlerinde her şeyi şair. Acısına kadar.

“Ben bir Aytendir tutturmuşum.
Oh ne iyi
Ayten’li içkiler içip
Sarhoş oluyorum ne güzel
Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor.
Şarkılar söylüyorum
Şiirler yazıyorum
Ayten üzerine
Saatim her zaman Ayten’e beş var
Ya da Ayten’i beş geçiyor
Ne yana baksam gördüğüm o
Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor
Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
Günlerden Aytenertesidir
Odur gün gün beni yaşatan
Onun kokusu sarmıştır sokakları” (Milyon Kere Ayten)

Bir yazarı veya şairi elbet romanlarını okuyarak da sevebilirim. Fakat beni derinden etkileyen ve kalbimin yoluna kestirme yoldan gidebilen bir ince ayrıntı vardır: mektuplar. Ümit Yaşar’ın adını hep duydum, hep okudum fakat onu böyle farklı sevmemin sebebi annemdir. Annemin mektuplarında rastlamıştım kendisine. Tıpkı bahsettiğim gibi… Kendisine kendisini anlattığı bir vakit Ümit Yaşar şiiriyle süslemişti annem ve şöyle eklemişti “Bilirim seversin Ümit Yaşar şiirlerini.” İşte Ümit Yaşar Oğuzcan’ın da bir bilinmez aşkı vardır gençliğinden kalan. Mihriban. Ulufer Oğuzcan’ın söylediğine göre şiirlerine, yazılarına konuk olan üç kadından biridir Mihriban. Ona yazdığı mektuplardan birine denk geldiğimde hissettiklerime bir kelime yakıştıramadım. Konuyu size bırakıyorum.

“(…) Bir gün yalnız senin yanında, senin yakınında olmanın sevinci yetecek bana. O zaman hiç ayrılmayacağım senden. Uzun uzun seni seyredip binlerce, on binlerce defa seni yarattığı için Tanrı’ya şükredeceğim. Her sabah saçlarının arasından doğacak güneş. Gece, ay ışığının en güzeli gözlerinde parlayacak. Yılların yorgunluğunu ellerinin bir temasıyla unutacağım. Yaşanmış, yaşanacak zamanların en değerlisi seninle başlayacak ve sende sürecek. Ayrılıkların şimdi içimde bir yangın gibi. Alevleri her dakika biraz daha büyüyor, biraz daha genişliyor. Tutuşmayan yerim kalmadı. Baştan başa bir kor yığını halindeyim. Bir günün yirmi dört saatinde seni özlemek, seni beklemek böylesine yanmaktan başka neye benzeyebilirdi?”

İsterdim ki daha bir çok mektubunu yazabileyim buraya. İsterdim ki büyük acılar yaşamasaydı Ümit Yaşar Oğuzcan. O hep eski şiirlerindeki gibi aşktan, sevgiden, iyilikten, güzellikten ibaret olsaydı hayat. Ama ne yazık ki, biz kaçsak da değişmiyor hayatın keskin tarafları. Bu yaşamın içinde bir kağıdın bile kesiğini tatmış insanlarız biz. Beklenmedik yerlerden acıyı tadacağız mutlaka. Ne mutlu ki bunca ağırlığa rağmen şiirlerinden mahrum etmemiş bizi Ümit Yaşar Oğuzcan. Yaşamış yaşamak istediği gibi, bazen ise zorunda kaldığı gibi. Anneme arkadaş olmuş, devrilmek istedikçe tutmuş onu. Yazımı burada ona şükrederek bitirirken annemin de mektubunda yazdığı o şiiri iliştirmek isterim sonuna. Keşke yazılarımın arasında Ümit Yaşar’ın şiiri annemin el yazısıyla yazılsaydı.

“Bırak hep böyle zindan kalsın günlerim
Yıldızlar doldursun senin geceni
Ben eski bir şarkıyım. Unut!
Ya da hayal meyal hatırla beni.”

Daha fazla göster

Trend

Copyright © 2017