kafka-detail-001

Kendi kendine yeterli ama soğuk hayallere düşkün bir çocuktur Kafka. Kabuğuna tam anlamıyla çekilinceye kadar sürecek bir gelişim süreci izler çocukluğunu. Çocukluğunda edindiği karakteristik özellikler de, bu gelişim sürecinin temelini oluşturur. Başlıcaları çekingenlik, neredeyse aşırı ölçüde ürkek bir alçakgönüllülük, sıkılganlık ve iletişim kurmada belli bir güçsüzlüktür. Babasından aldığı özellikleri ise duyarlılık, adalet duygusu ve tedirginlik diye niteler Kafka. Görüş ve düşüncelerden yoksun bir baba evinde bilmecemsi yasalar karşısında, anlaşılmaz bir çevrede büyüyen Kafka için tek çıkış yolu kendini dışa kapatmaktır. Bu çocukluğun etkisi Kafka’yı çılgınca bir yalnızlık isteğine sürükler.

“Gerek okul, gerek babaevi kendine özgülüğü hoş karşılamaz. Eğitimin amacı beni olduğumdan başka bir insan yapmaktır.”

Franz_Kafka
                    Çocuk Kafka

Kafka’da giderek güçlenen ahlaksal katılık kendini açığa vurur ve zamanla Kafka’nın çevreyle iletişimini kesintiye uğratır. Sınıf arkadaşlarının onu, dünyadan ayıran bir ‘cam duvar’ın sözünü etmesi yerindedir. İçte bir dünya kurulmakta, dış dünyaya ise bir malzeme yığını olarak bakılmaktadır. Okuma günlerine katıldığı öğrencilik dönemlerinde, giderek gelişen yalnızlığın da etkisiyle yazma eylemine önem vermeye başlar.

“Kendilerine alışık bulunduğum akrabalar arasında odadaki yuvarlak masanın başında otururken henüz yaşımın küçüklüğünü, ileride şimdiki umursamazlığımı yenip büyük işler başarabileceğim bir yetenekle yaratıldığımı düşünmüştüm hep. Başkalarıyla eğlenmekten hoşlanan dayım, elimde gevşek tuttuğum kâğıdı sonunda önümden çekip alarak şöyle bir göz gezdirdi, sonra nasılsa alay etmeden bana geri uzattı. Gözleriyle olayı izleyen masadakilere: ‘Sıradan şeyler!’ dedi yazdıklarım için. Doğrudan bana bir şey söylemedi. Ben oturmuş, yerimden kalkmamıştım; işe yaramaz diye nitelenen yazının üzerine eğilmiştim yeniden; ama gerçekte bir tekme yemiş, toplum içinden kapı dışarı edilmiştim. Dayımın yargısı nerdeyse şimdiden gerçek bir kimliğe bürünerek içimde yinelenmeye başlamış, hatta aile ortamında dünyamızın soğuk mekânı bana yüzünü göstermişti ve bu soğuk mekânı ileride keşfedeceğim bir ateşle ısıtmam gerekiyordu.”

Yalnız bir çevrede yalnızlık içinde bir orta nokta, genç Kafka’nın çevresindeki konumudur. Dünyamızın soğuk mekânını ısıtması gereken bir ateşi arayış çabası ileride de sürdürülür. Ne var ki bu arayış pek çok vakit içinde yaşanılan konumdan bir çıkış denemesidir, toplumsallığa karşı beslenen gizli bir özlemdir. On altı yaşında iken sosyalizme yönelmesi de bu gizli özlemin bir dışa vurumudur kuşkusuz. Topluma karşı beslediği gizli özlemin bir diğer dışavurumu dostluk isteğidir. Ancak bu, öylesine köklü bir istektir ki, gerçekleşmesi olasılık dışı kalmaya mahkûmdur.

“İnsanlar iplerle birbirine bağlanmıştır. Birinin belindeki ip gevşeyip o kişinin bir boşluktan içeri ötekilerden daha aşağıları boylayışı kötü bir şeydir; ama işin en kötüsü, ipin kopup söz konusu kişinin boşluğa düşmesidir. Bu yüzden, insanların başkalarına tutunması gerekiyor.”

Kafka için dostluk, dış dünyayla arasında hayli bozulmuş ilişkiyi sağlama amacına yönelik bir eylemdir. Ancak zamanla dostluğun kuşkusuz olumsuz bir niteliğe büründüğü görülür çünkü Kafka’nın kaleme aldığı bir mektupta, tutunulacak rastgele bir insan kolu aranmaktadır.

“Kim terk edilmiş bir hayat yaşar, yine de bazen insanlar arasına karışmak özlemini duyarsa, kim günün değişik zamanlarını, havadaki, iş durumundaki vb. değişiklikleri dikkate alarak tutunabileceği rastgele bir insan kolu görmek isterse, sokağa bakan bir pencere olmadan uzun süre yapamaz.”

Almanca dersindeki konuşma egzersizi için Kafka’nın “Goethe’nin Tasso’sunun sonunu nasıl anlamamı gerekiyor?” başlıklı temayı seçişini bu yolla kavrayabiliriz. Herkes tarafından bir dilenci gözüyle bakılıp kapı dışarı edilen, saraydan sürüp uzaklaştırılan Tasso da yapıtın sonunda Antonio’ya şöyle der:

İki kolumla tutunuyorum sana
Bir gemici gibi tıpkı kayalara tutunan
Gemisinin çarpıp parçalanacağı kayalara.

franz-kafka
           Üniversite yılları

Nietzsche’nin eserleri Kafka’nın başucu kitaplarıdır. Nietzsche dışında Goethe, Grabbe, Schopenhauer ve Dostoyevski’yi okur. Bu okumalara hangi perspektiften baktığı konusunu bir mektupta şöyle açıklar:

“Arada boşluk bırakmaksızın giderek kule gibi yükselen, dürbünleriyle pek ulaşamayacağı kadar yükseklere çıkan bir yaşama topluca bakan birinin vicdanı huzura kavuşamaz. Ama vicdanın derin yaralar alması iyidir, çünkü böylelikle her ısırık için daha duyarlı duruma gelir. Sanırım insanın yalnızca onu ısıran ve sokan kitaplar okuması yerinde olur. Okuduğumuz kitap bir yumruk gibi tepemize inip bizi uyandırmadıktan sonra neye yarar. (…) Bir kitap içimizdeki donmuş denizin buzlarını kırıp parçalayacak bir balta olmalıdır.”

Mektupta, içimizdeki donmuş denizden ve buzları bir baltayla parçalamaktan bahseden, yirmisinde var yok biridir. Güvensizlik ve kendi kendini çözümleme, yargıdaki büyü ve nesnelerin yabancılığı, hayret, nesnelerle aradaki ürkek uzaklık, öte yandan dostluk özlemi; bütün bunlar genç hukuk öğrencisi Kafka’nın dünyasını oluşturmaktadır. Bir yıllık hukuk stajının ardından çalışmaya başladığında, görev ve eğilim arasında bir çatışma görülür:

“Geçim dünyasının dolaysız yakınlığı, içte elden geldiği kadar bu dünyaya kayıtsız kalmama karşın, sağımı solumu derli toplu görmemi engelliyor, sanki iki yanı yüksek çukur bir yolda yürüyorum ve üstelik başımı önüme eğmişim.”

Bu dönemde Kafka’nın ünlü öyküsü Dönüşüm’ün teması, öykünün yazılmasından daha beş yıl önce Taşra’da Düğün Hazırlıkları’nda ele alınıp işlenir. Gregor Samsa’nın yazgısı söz ve imge bakımından Taşra’da Düğün Hazırlıkları’nın başkişisi Raban’ın düşlediği bir yazgıdır, giyinik bedenini yollayıp kendisi kocaman bir böcek kılığında yatakta yatarak dünyanın ona yönelttiği beklentileri karşılamaktan oluşur bu yazgı. Dönüşüm bir ceza olarak düşünülmüştür. Bu dönemde, Kafka’ya göre insana en çok zarar verecek şey, yalnızlaşma ise sürüp gitmektedir.the_metamorphosis-franz_kafka-messmatch-story

“Kendi içimde, insanlarla ilişkilerden yoksun, gözle görülür yalanlar yer almıyor. Sınırlı çemberin içi temizdir.”

Bundan böyle ‘korku’ sözcüğü, günlük ve mektuplarında sıkça karşımıza çıkmaya başlar. Dış dünyanın kendi gerçeğinden içeri sızacağından duyulan korku, içteki özgürlüğün suçla yok edileceği korkusu ve yaşanmamış bir yaşamdan duyulan pişmanlıktan, hiçlikten duyulan korkudur bu.

Kafka, 1913’te ve 1914’ün ilk yarıyılında büyük yapıtlar kaleme almaz. 1914 baharında bedensel çalışmalara başvurur ve kendi kendini kahredip durmalarını sona erdirmeyi dener. Bu dönemde tanıştığı Felice ile nişanlanmayı düşünür. Ancak günlük notlarında, bu duruma nasıl kuşkuyla baktığını sık sık dile getirir. Felice ile arasındaki ilişkinin kopuşu, Kafka’nın ileriki yaşamı için de bir model oluşturur: Yaşam ve edebiyat arasında ne zaman bir seçim yapmak durumunda kalsa, hep edebiyatı seçmiştir Kafka. Bu durum ilerde de yinelenip durur. Felice ile nişanlanmasından umduğunu bulamaz Kafka, söz konusu güçsüzlüğü eskisi gibi sürüp gider. Bir katil gibi eli kolu bağlanıp zincire vurulmuş ve bir köşeye atılmış hisseder kendini. 1914 Ağustos’unda ünlü romanı Dava’yı kaleme almaya başlar. Romanın bir cezalandırma fantezisi olduğu bilinmektedir. Otuzbirinci yaş gününün arefesindeki akşam Josef K. katledilir; Kafka ise otuz birinci doğum günün arefesinde akşam Felice’le nişanı bozmak için Berlin’e gitmeye karar verir. Günlükte otelde nişanın bozulması için otelde mahkeme nitelemesi kullanılır.

felice-bauer-franz-kafka
               Kafka ve Felice

1914 baharından bu yana mektuplaştığı Grete Bloch’un, Kafka ve Felice arasındaki ilişkiyi yeniden sağlaması beklenir. Ancak Grete Bloch ile Kafka arasında başlayan uzun süreli mektuplaşma, mahrem bir ilişkiye dönüşür. 1915’te Grete Bloch’dan bir oğlu olur Kafka’nın, çocuk sekiz yaşındayken, Kafka henüz bu dünyadan göçüp gitmemişken hastalık nedeniyle ölür. Kafka, bir çocuğunun olduğunu asla öğrenememiştir. Bloch, Kafka’nın Felice’ye yazdığı mektuplarda evlilikte çocuk istememesi konusunda sık sık söz açtığını Felice’nin bir arkadaşı olarak bilmesinden dolayı bu olayı gizli tutmuştur.

1915 yılında Kafka’nın çalışmaları geniş bir çevrede yankı bulmaya başlar. Güz sonlarında Carl Sternheim, kendisine verilen Fontane ödülünü Kafka’ya aktarır. 1915 Kasım’ında Dönüşüm iki cilt olarak basılır. Yine aynı dönemde, Münih’te Golf Kitabevi’nde düzenlenen bir dinletide Cezalılar Kolonisi’ni okur. Prag’a döndüğünde, ‘Münih’ten yeni bir cesaretle döndüm.’ diye yazar günlüğüne.

1917 Ağustos’unun başında, ağzından öksürükle kan geldiği notunu düşer günlüğüne. Akciğer tüberkülozunun başlangıcıdır bu. Hastalığının ansızın ortaya çıkması, Kafka için belli bir memnuniyet kaynağı olarak görülür. ‘Beni ferahlattı adeta…’ diye yazar günlüğüne. Hastalık büroya, evlilik yaşamına, anne ve babasına karşı bütün yükümlülüklerden bir kurtuluş demektir Kafka için. Yıllar yılı söz konusu yükümlülükleri üstlenmesi gerektiğine inanarak yaşamış, hastalık sonrası ise çalıştığı kurumdan ilk kez uzunca bir süre -sekiz ay- izin alır.

1917 – 1919 yılları arasında Kafka ile babasının arasındaki ilişki bir hayli bozulur. Tartışmalar, Babaya Mektup’ta doruğa ulaşır. Kafka ‘Her ikimizi biraz rahatlatmak, yaşamayı ve ölmeyi kolaylaştırmak’ sözcükleriyle dile getirir mektubun amacını. Mektupta Kafka horlanmaya ve baskılanmaya karşı duyduğu içerleme dolayısıyla yaşamın bazı olaylarını fazlasıyla çarpıtarak sergilemiştir kuşkusuz. Yine de, Babaya Mektup asla yollanmamış ya da kendisine elden verilmemiştir.

1920 Nisan’ında Milena ile tanışır Kafka. Milena Kafka’dan on iki yaş küçüktür, evlidir ve Yahudi değildir üstelik. ‘İnsanın üzerinde on altıncı ya da on yedinci yüzyıldan çıkıp gelmiş bir aristokrat izlenimi bırakıyordu. (…) Tutkulu, atak, kararlarında serinkanlı ve zekiydi.’ diye tanımlıyordu Milena’yı, Willy Haas. ‘Kafka için seven biriydi Milena. Sevgi Milena için biricik gerçek ve büyük yaşamdı. Çekingenlik nedir bilmez, sevgi tüm yoğunluğuyla yaşamayı utanılacak bir şey saymazdı.’ diyordu arkadaşı Margarete Buber-Neumann. Kafka ise, Max Brod’a yazdığı mektupta onu şöyle tanımlıyor:

“Şimdiye kadar asla görmediğim canlı bir ateş… Öte yandan, alabildiğine ince, narin, gözü pek, zeki, varını yoğunu özverilerle kazanmış biri.”

Mektuplarla tutkuya dönüşen bir sevgi var olur Kafka ve Milena arasında. Kısa süreli görüşmelerde bulunmuş olsalar da, aralarındaki sevgi bağı bunun çok ötesindedir. Kafka’nın yaşamının genelindeki çekingenliğine rağmen Milena’ya karşı adeta inanılmaz bir güven beslediğini ve mektuplarında olabildiğince açık olduğunu görürüz. Milena da, Kafka’nın yaşamında hiçbir kadında rastlanmayan inanılmaz bir sezgi gücüyle tanır Kafka’yı:

Franz Kafka joven
             Son fotoğrafı

“Kuşkusuz öyle ki, hepimiz de görünürde yaşama gücüne sahibiz, çünkü kaçıp yalana sığınmışızdır bir kez, körlüğe, hayranlığa, iyimserliğe, bir inanca, karamsarlığa ya da bunların dışında bir şeye sığınmışız. Ama o asla sığınacak bir yer aramadı kendine, böyle bir yerin koruyuculuğundan hep uzak kaldı. İçip içip soluğu sarhoşlukta alacak biri olmadığı gibi, asla yalan söyleyecek biri de değildi. En ufak bir barınak, bir dam altından yoksun yaşayan biriydi. Dolayısıyla, bizim korunup esirgendiğimiz tüm tehlikelere karşı savunmasızdı. Konuştuklarının, varoluşunun, yaşamasının gerçek olduğu bile söylenemezdi. Aslında tümüyle önceden belirlenmiş bir varoluştu onunkisi, yaşamı –güzelliğiyle ya da sefaletiyle olsun, fark etmez- betimlemede kendisine yardım elini uzatacak tüm garnitürden soyunuktu. Ve perhizkârlığının kahramanlık taşıyan bir yanı yoktu. Kahramanlığın her türlüsü yalandan ve ödleklikten başka bir şey değildi. Perhizkârlığını bir amaca varmak için araç olarak kullanan bir insan değildi o, korkunç keskin görüşlülüğüyle, temizliğiyle ve uzlaşma yeteneksizliğiyle perhizkârlığa zorlanmış biriydi. ‘Yaşama’ değil, yalnızca ‘yaşanan bu tür bir yaşama karşı’ kendini savunduğunu biliyorum.”

1922 Ocak’ında şu ya da bu şekilde değerli bir yaşam biçimi diye günlüğünde sözünü ettiği, Şato romanını kaleme almaya başlar. Kadastrocu K.’nın hikâyesidir anlatılan. ‘Gerçeklik parçaları’ başka hiçbir romanda karşılaşılamayacağı kadar açık seçiktir. Bu dönemde öyküler kaleme almaya devam eder Kafka. Bu dönemde tanıştığı yurt bakıcısı Dora Diamant, Kafka’nın ölümüne kadar onunla beraberdir. 1924 Mart’ında Kafka’nın durumu kötüleşir; tüberküloz gırtlağı da sarmış, artık hiçbir iyileşme umudu kalmamıştır. Kafka, 3 Haziran 1924’te dünyaya gözlerini yumar. Kendisinden geriye kalan bütün kayıtların yakılmasını vasiyet etmiş olsa da, yakın dostu Max Brod bu vasiyete uymayarak eserlerin günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır.

Kafka’nın yaşamının şimdiye kadar pek bilinmemesinin nedeni, 1933 ve 1945 yılları arasındaki siyasal olaylardan kaynaklanmaktadır. Olaylar ilk olarak yazarın eserlerini hedef almıştır: 1930’ların başında Gestapo, Kafka’nın ölümünden bir yıl önce tanıştığı kadın dostu Dora Diamant’ın Berlin’deki evinde arama yapmış ve yazarın bir yığın manüskrisine el koymuştur. 1935 yılında yayınlanmaya başlayan eserler önce engellenmek istenmiş, sonra yasaklanmıştır. Çekoslovakya’ya Nazilerin girmesi sonrası, Kafka’nın üç kız kardeşi evlerinden alınarak toplama kampına yollanmış ve burada katledilmiştir. Yazarın pek çok akraba ve dostu da aynı yazgıyı paylaşmıştır. Arşivler yok edilmiş, belgeler, Kafka’nın kitaplığı ile birlikte birçok mektup kaybolmuş, yazarın yaşamının tanıkları öldürülmüştür.

“Çokluk özgür olmayan ben, özgürlüğe karşı sonsuz bir istek duydum. Bağımsızlık, dört bir yanda özgürlük. Yurdumdaki sürünün çevremde dönüp dolaşmasına ve bakışımı oyalamasına katlanmaktansa, gözüme meşin gözlük takar ve kendi yolumda en son noktaya kadar yürür giderim daha iyi.”

capture-20131023-165956