colori1ng__psd___monic___by_inspirecolors-d7ehc6t
                                                                                                                     Fotoğraf: Kerem Akbaş

“Devlet buralara uğramaz pek.” diyor Gıley anne.

“Niye?” diye soruyorum.

“Kardır, kıştır, gelemez buralara bu soğukta.”

Annenin gözlerindeki yorgunluğa çare bulamayacağımı anlayınca ellerinden öpüp yanından ayrılıyorum. Ellerini öpünce ayrı bir mutlu oluyor.  İki oğlunu da hastaneye yetiştirmeye çalışırken karlı yollarda kaybetmiş.

“Hâlâ onların yolunu gözlüyorum.” diyor.

İçim acıyor. Rüzgâr sesini kısıyor. Yüreğim titriyor. Aklım bunlarla kurcalanırken okula varmak için adımlarımı sıklaştırıyorum.

Çocukluğumda çok az kar görmüş, ergenliğimi ise kardan tamamıyla uzak geçirmiş olduğum için biraz garipsesem de yürüye yürüye alışıyorum bu beyaz örtüye. Burada evler hep karla kaplı. Çocuk sesi duymak oldukça güç.  Muhtar okulu tarif etmemiş olsa yolumu kaybederdim büyük ihtimalle bu bembeyaz, güzel köyde. Karın yağışını izlerken aklıma Ahmed Arif düşüyor. Onun gibi delikanlı memleket, diye fısıldıyorum. Sesi soluğu çıkmıyor köyün. Yavaş yavaş okula yaklaşıyorum. Beklediğim gibi küçük bir okul buluyorum karşımda, yani toplasan iki üç derslik anca çıkar. Yaklaştığımı gören bir çocuk aceleyle içeri kaçıyor, ben de onu kovalıyormuşum gibi koşarak binaya giriyorum. Ders vereceğim sınıf küçük bir odacık.

“Günaydın çocuklar!” diyorum sevinçle.

“Sağ ol.”

“Nasılsınız?”

“Ayşe’yiz örtmenim!”

Arka sırada Mahmut ile Hasan kıkırdayarak gülse de olayın aslını Berfin’den öğreniyorum. Ayşe geçen hafta karda yürürken kaybolmuş, iki gün sonra bulmuşlar ölü bedenini. Soğukta cenazesi de kaldırılamamış, evinde duruyormuş hâlâ. Kar durana kadar bizle kalsın, demiş babası.  Arkadaşları her gün görmeye gitse de izin vermiyorlarmış Ayşe’yi görmelerine. Bana da kendilerince böyle bir plan hazırlamış, hep bir ağızdan uymuşlar, belki bir faydam olur diye. İnsanları sımsıcak olan bu memlekette buz gibi kesiliyor şimdi bedenim. Tüm sınıfla tek tek tanıştıktan sonra tatil veriyorum, onları ilk günden yormamak için. Her ne kadar Ayşe’nin ölümüne içleri buruk olsa da tatili duyunca gözleri parıldıyor hepsinin, koşa koşa çıkıyorlar sınıftan, bir tek Berfin kalıyor.

“Neden gitmiyorsun evine?” diye soruyorum.

“Daha temizliği yapmadım” diyor.

Neyin temizliğinden bahsediyor, ilk başta anlamıyorum ama daha sonra gözünden yaşlar düşerek anlatıyor sınıfı temizlemesinin sebebini. İkinci sınıfa gidiyor Berfin ama ikinci sınıfta okuyan tek öğrenci olduğu için birinci sınıfların dersine girmek zorunda kalıyor, ağlamasının sebebi ise anne-babası. Geçen kış annesi hastalanınca babası alelacele kızağa atlamış ilçeye götürmek için ama karda yollar pek belli olmadığından bir şey görememiş, göle düşmüşler. Karda kışta kimsenin haberi de olmamış. Bir hafta sonra yan köydekiler balık tutarken bulmuş, getirmişler köye. Donmuş bedenlere sarılamamış bile çocukcağız. Sonraları okulu evi olarak bellemiş. Kim evine buyur etse de gitmemiş, okulda kalmış hep. Okula herkesten iyi bakıyor. Bizim yerimize de bakıyor gibi, gözleri hepimiz sanki.

Ayşe’nin sırasında uyuyormuş günlerdir.

“Ayşe öldü öleli bu sırada uyuyorum, her gece annemle babam uğruyor rüyalarıma. Bundan önce hiç uğramazlardı.” derken Berfin,

“Allah’ım” diyorum, “yardım et.”

Böylesine küçük bedenlere bunca acı nasıl yüklenir? Köy acılarla dolu, hangi kapıyı çalsam açılır açılmaz acı siniyor bedenime. Berfin’in sırasının üzerine ceketimin cebinden çıkardığım bisküvi paketini koyup çıkıyorum okuldan, biraz daha dursam gözyaşlarım terk edecek bedenimi. Hızlı hızlı yürümeye başlıyorum. Hava soğuk. Rüzgâr kısık sesli. Köy bembeyaz. Kalbim hâlâ yerinde. Bir an Berfin arkamdan bağırıyor:

“Örtmenim! Örtmenim çantanızı unuttunuz, az tozlanmış ama temizledim.”

Diyorum ki,

“Dünya sizlere kalsın, cennet bu çocuklarla oluşacak.”

Osman Palabıyık