chapter_i
“O günler en iyisiydi, ya da en kötüsüydü, akıl çağıydı ve aptallık çağıydı, inançlar zamanıydı ve inançsızlıklar zamanıydı, ışık mevsimiydi ve karanlık mevsimiydi, umut baharıydı ve umutsuzluk kışıydı; yaşayabilmek için her şey vardı önümüzde ve yaşayabilmek için önümüzde hiç bir şey yoktu; hepimiz doğrudan cennete gidiyorduk, hepimiz doğrudan cehenneme gidiyorduk.”

 

İki Şehrin Hikâyesi, işte böyle başlıyordu. Bu giriş cümlesi aslında Charles Dickens’in, diyalektiği birçok farklı kavram üzerinde kullanarak dinamik bir roman kaleme alacağının açık bir işaretiydi. Bu muazzam cümle için, kitabın tek cümlelik bir özeti bile diyebiliriz. Çünkü gerçekten de kitabın her bir sayfasında karşımıza çıkan kaçınılmaz durum, zıt kavramların kıyasıya mücadelesidir. Zenginlik ve yoksulluk, vatanseverlik ve vatan hainliği, adalet ve adaletsizlik, tutku ve ıstırap, ve daha birçok kavram üzerinde kitap aklımızı kurcalıyor, zihnimizin derinliklerine ilerleyerek sorabilecek yeni sorular bulmamızı ve empati yetimizi sürekli zinde tutmamızı sağlıyor.iki-sehrin-hikayesi20110716044615

 

Fransız İhtilali zamanında geçen olaylar, tarihi gerçeğe uygun bir biçimde yansıtması açısından da bizi bilgilendirmektedir. Fransız İhtilali özgürlük, eşitlik, adalet gibi kavramların ortaya çıkışının miladı olarak görülse de, ihtilal sonrasında giyotinle binlerce kişinin katledilmesi ve yine binlerce kişinin sürgüne gönderilmesi göz ardı edilemez, katı bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle de roman, Fransız İhtilali’nin pek bilinmeyen, kanlı yüzüyle de yüzleşmemizi sağlıyor.

 

Kitabın ilk sayfalarındaki karakter ve durum tahlilleri hikâyeyi durağanlaştırsa da, kitap zamanla akıcılık kazanarak sürpriz bir sonla noktalanıyor. Charles Dickens’ın büyüleyici dili ve anlatımı ile tanışabilmek adına mutlaka okunması gereken kitaplardan.